
|
|
vefa
|
|
|
Bu bölümü çalışmalarına ve başarılarına hayran olduğum ve fakat güzide kamuoyumuz tarafından pek bilinmeyen, binaenaleyh hakkettikleri takdiride kazanamamış, tarafımca ilginç bulunan şahsiyetlere ayıracağım.
Unutmayacağım, unutturmayacağım.
ASİL NADİR
80'li yıllarda İngiltere'de 500 milyon Sterlini aşan kişisel servetiyle dünyanın en zengin 10 işadamından biri idi... Sonra Özal'ın aklına uyup Türkiye'ye (vestel, günaydın, güneş gazeteleri, niksar suyu vs. vs.) ve KKTC'ye yatırım yapmaya başlayınca ipi çekilen becerikli insan...
Bütün mal varlığına İngiltere tarafından el konulmuştur...
1941 yılında Lefke'de İrfan Nadir ve Safiye Nadir'in oğlu olarak doğdu. Magosa'da gazete satarak büyüyen Asil Nadir, ailesinin 1963 yılında Londra'ya taşınması ile yeni bir hayata başladı. Bu dönemde İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi'nden ayrıldıktan sonra, babasının gözetiminde iş hayatına atıldı. Aile kısa bir süre sonra Londra'da bir cash-and-carry konfeksiyon şirketi olan Wear Well'i satın aldı. 70'li yılların başında şirket yılda bir milyon sterlin gelir getirmeye başlamıştı.
O dönemde İngiltere'de zarar eden Polly Peck şirketinin hisselerini satın aldı. Polly Peck 80'li yıllarda Londra Borsası'nın yıldızlarından biri haline geldi. En büyük çıkışını ise 1984 yılında yaptı...
1985 yılı başlarında ise özel serveti 500 milyon sterlini aşmış, Sunday Times gazetesi tarafından dünyanın en zenginleri arasında 10. sıraya yerleştirilmiş, ayrıca risk üslenme konusunda dünyanın 15 gözü pek işadamı arasında göstermilmişti...
Mayıs 93'te İngiltere'den maceralı bir kaçış sonrasında Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ne kesin dönüş yaparak hayatında yeni bir dönemi başlatmıştı. Günümüzde KKTC'de çok daha sınırlı bir ölçekte iş hayatını sürdürmektedir. İngiltere'de hakkında açılan davalar sürmektedir...
Bir'de burnunun (tahmin edilen nedenlerden ötürü) estetikli olduğu söylenir... Sanırım doğru...
|
|
NIKOLA TESLA
Nikola Tesla, bir takım çevrelerce bilim dünyasından adeta silinmeye çalışılan büyük bir isim. Tesla o kadar çok ve önemli bilimsel gelişmeye imza atmış bir şahsiyet ki kendisi ancak Edison ile kıyaslanabilir. Hatta ondan bile daha önemli işler yaptığını söylemek asla yanlış olmayacaktır.
Nikola Tesla 1856 yılında Hırvatistan'da dünyaya geldi. İnanılmaz bir hafızası vardı. Altı dili çok rahat konuşabiliyordu. Gratz'daki Bilim Enstitüsü'nde 4 sene Matematik, Fizik ve Mekanik okudu. Ama onun esas ilgi alanı elektrik oldu. O dönemlerde elektrik henüz emekleme dönemini yaşayan çok yeni bir bilim dalı durumundaydı. Akkor telli ampul daha icat edilmemişti bile.
Tesla 1884 yılında ABD'ye geldi. Cebindeki tavsiye mektubunun yardımı ile mucit Thomas Edison'un yanında çalışmaya başladı. Edison o günlerde akkor telli ampulü yeni icat etmişti ve elektriğin aktarılması konusunda bir sistem geliştirmeye çalışıyordu. Edison bu noktada doğru akıma (DC) güveniyordu. Ancak DC o kadar çok sorun çıkarıyordu ki bir türlü istediği sonuçları elde edemiyordu.
Bir gün Tesla'yı yanına çağırdı ve sistemdeki sorunları çözerse kendisine büyük bir maddi ödül vereceğini söyledi. Tesla, Edison'u, o günün parası ile 100,000, bugünün parasıyla milyonlarca Dolarlık bir masraftan kurtararak sistemdeki aksaklıkları giderdi. Ama Edison vaadettiği ödülü vermedi. Tesla, bu durum üzerine Edison'un laboratuarındaki görevinden istifa etti. Edison, sözünden dönmekle kalmadı bir de Tesla'nın bundan sonraki bilimsel kariyerini kötülemeye, onu aşağılamaya başladı. Bugün Tesla'nın bu kadar az bilinen bir isim olmasının altında Edison'un bu çabalarının büyük payı vardır.
Tesla elektriğin taşınması için Edison'unkinden çok daha iyi bir sistem geliştirdi. Sistemde DC yerine alternatif akım (AC) kullandı. Tesla'nın geliştirdiği transformatörler vasıtası ile elektriği ince kablolar üzerinden uzak mesafelere kayıpsız taşımak mümkündü artık. Oysa DC temeline dayanan aktarım sisteminde her bir mil kare için büyük bir elektrik santrali kurmak ve çok kalın kablolar kullanmak gerekiyordu.
Ancak taşınacak elektriği kullanacak cihazlar olmadan bu sistemin herhangi bir pratik anlamı yoktu.
Tesla bundan sonra elektrikle çalışan motorlar yapmaya başladı. 19uncu Yüzyıl'ın sonlarında hiçbir bilim adamı, AC kullanan motorların gerçek olabileceğine ihtimal vermiyordu. Saniyede altmış kere yön değiştiren bir akımla çalışan motorun bir ileri bir geri gideceğini ve sonuç olarak hiçbir yere gidemeyeceğini düşünüyorlardı. Tesla böyle düşünenleri yanıltarak ilk AC elektrik motorunu icat etti.
Tesla'nın en önemli özelliklerinden biri oturup şöyle ya da böyle bir cihaz ya da sistem geliştireceğini söylemesi sonra da bunu gerçekten de aynen dediği gibi yapmasıydı.
Bir keresinde, Edison'un çalışma yöntemleri hakkında şöyle konuşmuştu: "Edison, bir samanlıkta kayıp bir iğneyi bulmak durumunda olsa bir balarısı çalışkanlığı ile tüm samanların altına tek tek bakarak söz konusu iğneyi bulmaya çalışır. Ben bilimsel çalışmalarında buna sık sık tanık olurdum. Oysa biraz teorik çalışma, biraz da hesaplama yapmak suretiyle harcadığı vakit ve emeğin yüzde doksanından tasarruf edebilirdi."
Tesla öyle büyük bir bilim adamı idi ki daha dünya fluoresan ampulle tanışmadan 40 sene önce kendi laboratuarını fluoresan ampullerle aydınlatıyordu. Çeşitli dünya fuarlarında ve sergilerde cam tüpleri alıp ünlü bilim adamlarının adını oluşturan ampuller yapıyordu. Günümüzdeki neon ampullerin ilk örnekleriydi bunlar.
Tesla dünyanın ilk hidroelektrik santralinin de mucidiydi. Niagara Şelalesi'nin üzerinde kurulu olan ilk hidroelektrik santral, "Tesla" imzasını taşıyordu.
Otomobillerde kullanılan ilk hızölçeri de Tesla icat etti.
Bu arada AC konusundaki başarıları George Westinghouse adındaki bir girişimcinin kulağına gitmişti. Westinghouse, Tesla ile bir sözleşme imzaladı. Sözleşmeye göre, Westinghouse, sattığı her bir kilovat AC elektrik için Tesla'ya 2.50 Dolar verecekti. Tesla bir anda tasarladığı ama parasızlık nedeniyle gerçekleştiremediği çalışmaları için nakit paraya kavuşmuştu.
Ancak Edison da DC sistemi için büyük yatırımlar yapmıştı. Tesla'nın AC sistemini yerden yere vurmak konusunda her vesileyi ustalıkla değerlendiriyordu. AC'nin DC'ye oranla çok tehlikeli olduğunu iddia ediyordu. Tesla bu karalama kampanyasına karşı kendi pazarlama kampanyasını başlattı. 1893'te Chicago'da düzenlenen Dünya Fuarı'nda (fuarı 21 milyon kişi ziyaret etmişti) AC'nin ne kadar güvenli olduğunu göstermek içinden vücudundan geçirdiği elektrik ile çok sayıda ampul yaktı. Daha sonra kendi adını verdiği bobinleri kullanarak şimşek yaratıp bunları izleyicilerin üzerine fırlattı. Tabii ki kimseye bir şeycikler olmadı.
Tesla'nın Westinghouse'dan alacağı ücretin 1 milyon Dolar'ı geçmesi Westinghouse'ı malî sorunlarla yüz yüze getirdi. Tesla, sözleşmesi geçerli olduğu sürece Westinghouse'un iflas edebileceğini idrak ederek sözleşmesini yırtıp attı. Çünkü onun en büyük amacı insanlara ucuz AC elektrik verebilmekti. Dünyanın ilk milyarderi olmaktansa patentleri karşılığında kendisine ödenen 216,600 Dolar'a razı oldu.
1898 yılında, Madison Square Garden'da hazır bulunan izleyicilere, ilk uzaktan kumandalı tekneyi tanıştırdı.
Tesla halka ucuzdan da öte bedava elektrik enerjisi temin etme hayalleri kurmaya başlamıştı. 1900'de yatırımcı J.P. Morgan'ın 150,000 Dolar'lık malî desteği ile Long Island'da "Kablosuz Yayın Sistemi"ni kurdu. Bu yayın kulesi dünyanın ilk telefon ve telgraf hizmeti verecek, aynı zamanda dünyaya resim, borsa haberleri ve hava durumu yayını yapacak bir tasarımdı. Morgan bunun gerçek anlamda "bedava enerji" olduğunu anlayınca desteğini çekti. Morgan'ın desteğini çekmesi Tesla'yı finansal sorunlar içine sürükledi. Kule, hurda fiyatına alacaklılara satıldı. Dünya Tesla'nın çatlak olduğunu düşünmeye başlamıştı. O dönemde sesin, resimlerin ve elektriğin bu şekilde yayılması duyulmuş şey değildi çünkü.
Oysa insanların bilmediği bir şey vardı. Tesla'nın, Marconi'nin "radyoyu icat ettim" diye ortaya çıkmasından 10 sene önce radyonun temel çalışma prensiplerini ortaya koymuş olduğuydu. Aslında, 1943 yılında yani Tesla'nın öldüğü sene ABD Yüksek Mahkemesi Marconi'nin patentlerini Tesla'nın bu konuda daha önce gerçekleştirdiği çalışmalar nedeniyle iptal etti. Ancak bu konu neredeyse hasır altı edildi ve hemen hemen hiçbir zaman gündeme getirilmedi. Halâ bir çok başvuru kaynağında Marconi radyonun babası olarak gösterilirken Tesla'nın adından hiç söz edilmez. Şunu da belirtmekte fayda var: Marconi'nin radyosu ses iletmiyor sadece sinyal yayabiliyordu. Oysa bu, Tesla'nın Marconi'den seneler önce gerçekleştirdiği bir şeydi.
Manhattan'daki laboratuarında çalışmalarını sürdüren Tesla, dünyayı, radyolardaki istasyon arama düğmesine benzer dev bir ayar düğmesi haline getirmeyi başarmıştı. Ayrıca yeryüzü ile aynı frekansta titreşim üretmeye yarayacak, buhar gücü ile işleyen bir titreşim cihazı yapmıştı. Sonuçta ne mi oldu? Yakın çevredeki bütün apartmanları sarsan şiddetli bir deprem meydana getirdi. Binalar zangır zangır sarsıldı, camlar kırıldı, boya ve sıvalar duvarlardan döküldü. Tesla'nın hesaplarına göre aynı sistemle Empire State binasını yok etmek hatta dünyayı ortasından ikiye ayırmak da pekala mümkündü. Tesla, bilim dünyanın rezonans frekanslarını hesaplamadan 60 sene önce bu işi yapmıştı. Tesla'nın dünyayı ikiye ayırmak konusunda deney yapmadığını düşünenler varsa hemen söyleyelim ki yanılıyorlar.
1899'da Colorado Springs'teki laboratuarında buna benzer bir girişimde bulundu. Dünyanın bir ucundan diğer ucuna gidip sonra da kaynağına geri dönecek enerji dalgaları gönderdi. Dalgalar geri geldiğinde bu dalgalara bir miktar elektrik daha yükleyerek bir daha gönderdi. Sonuçta insan elinden çıkan en büyük şimşek yaratılmış oldu. Tam 40 metrelik dev bir şimşekti Tesla'nın bu deney sonucunda elde ettiği rekor hala kırılamamıştır. Şimşeğin gürültüsü 35 km. mesafeden işitildi. Laboratuvarın etrafındaki alan garip bir mavi ışıkla kaplandı. Ama bütün bunlar Tesla'nın esas gösterisi öncesinde yaptığı ısınma çalışmaları gibiydi. Ne yazık ki laboratuvarında deneylere devam ederken kendine ait elektrik santralinin donanımını havaya uçurdu ve bir daha da onarması mümkün olmadı.
1. Dünya Savaşı'nda ABD devleti Alman denizaltılarını tespit edecek bir sistem geliştirme çabasına girmişti ve bunun için Edison'dan yardım istemişti. Tesla'nın bu konudaki önerisi enerji dalgaları kullanmak oldu. Bugün bu sisteme radar demekteyiz. Edison, Tesla'nın önerisini doğal olarak reddetti. Çok saçma bir öneriydi ona göre bu öneri. Dünya, bu nedenle radarın icadını 25 sene beklemek zorunda kaldı.
Tesla'nın başarıları karşısında elde ettiği ödül neydi dersiniz? Edison Madalyası!.. Edison tarafından sürekli eleştirilen birine bundan daha kötü bir ödül olamazdı. Sanayi dünyasının onu bilim literatüründen silme çabası işe yaradı. Yaklaşık 20 sene tecrit edilmiş bir yaşam sürdü ve modern dünyanın kurucularından Nicola Tesla, 7 Ocak 1943'te, 86 yaşında neredeyse beş parasız bir şekilde öldü. Teorilerini deneyecek mali kaynaklardan yoksun olduğu için sadece not tutabiliyordu. Arkasında tonlarca not defteri bıraktı. Bu defterler FBI tarafından hasıraltı edildi. Gün ışığına çıkarılmadı.
Ömrü boyunca 800 icadın patentini aldı. Eğer mali destekten yoksun kalmasaydı Edison'un rekorunu rahatlıkla kırabilecek bir insandı. Hayatının son 30 senesinde pek az patent alabildi. Dünya ne yazık ki Tesla'nın dehasına sahip insanları mali açıdan ödüllendirmeyi pek sevmiyor. Ödüllendirilenler sadece orijinal fikirleri alıp bu fikirleri üretime dönüştürüp satanların oluyor.
FEZA GÜRSEY
(7 Nisan, 1921 - 13 Nisan, 1992) Türk fizikçi ve matematikçi.
Türkden partikül fizikçisi olmaz Ümitcim gibi yorumlara gülüp geçmemi sağlayan dahi adam. nükleon ve düşük enerjili baryonlarla ilgili öngörülerine (bu öngörüleride vaktim olursa yazacağım) hayran olmamak elde değil.
Ayrıca, yüksek enerji fiziği ve parcacık fiziği cebiri üzerine de iki tane ingilizce kitap yayımlanmıştır.
İstanbul'da doğdu. Babası askeri doktor Ahmet Reşit Gürsey, annesi ise Türkiye Cumhuriyeti'nin öncü bilim kadınlarından kimyager Remziye Hisar'dır. Anne-babasının çocuklarının eğitimi üzerine titizlikle eğilmesi ve küçük yaşta İstanbul aydın çevresinin içinde yer almak onun çok yönlü ve sanata düşkün kişiliğininin oluşmasını sağladı.
Feza Gürsey Galatasaray Lisesi'ndeki eğitimini 1940 yılında tamamladı. 1944 yılında da İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Matematik Fizik Dalı'ndan mezun oldu. İstanbul Üniversitesi'ndeki fizik asistanlığı sırasında M.E.B. tarafından yapılan sınavı kazanarak İngiltere'de Imperial College'de doktora yapma imkanını elde etti. Kuaterniyonların alan teorisine uygulanmaları konusunda yaptığı ve 1950'de tamamladığı çalışması, bilim dünyasında uyandırdığı yankıların yanısıra, onun için de yaşam boyu sürecek bir araştırma ilgisinin odak noktası oldu.
Feza Gürsey 1950-51 yılları arasında Cambridge Üniversitesi'nde doktora sonrası çalışmalar yaptıktan sonra 1951'de İstanbul Üniversitesi'ne fizik asistanı olarak tayin edildi. 1952'de kendisiyle birlikte fizik asistanlığı yapmakta olan Suha Pamir ile evlendi.
1953'de İstanbul Üniversitesi'nden doçent ünvanını aldı. 1954-61 yılları arasında süre öğretim üyeliği boyunca Türk bilim tarihinin ilk ve son Teorik Fizik Kürsüsü'nün temelini oluşturan iki öğretim üyesinden biri olarak kürsünün geleceğini hazırlamıştı. Bu arada 1957-61 yılları arasında Brookhaven Ulusal Laboratuvarı'nda, Princeton Üniversitesi'nde İleri Araştırma Enstitüsü'nde ve Columbia Üniversitesi'nde araştırmalar yapmış olan Feza Gürsey'in bu dönemi onun bilimsel açıdan en verimli dönemlerinden biri olmuş, bu sırada ona hayatının sonuna kadar hayranlık duyan ve onu destekleyen Nobel Fizik Ödülü sahibi Wolfgang Pauli ile, atom bombasının babası olarak bilinen J.R. Oppenheimer ile, yine Nobel Ödüllü fizikçiler olan E. Wigner, T.D. Lee ve C.N. Yang ile tanışmış, onlarla dostluklar kurmuştu.
Feza Gürsey, 1961'de sağladığı uluslararası üne ve önünde açılan yurtdışı prestijli iş olanaklarına rağmen yurda döndü ve ODTÜ'nün sunduğu profesörlük ünvanını kabul ederek ODTÜ Teorik Fizik Bölümünün kurulmasında önemli bir rol üstlendi.
1960'lı yıllarda Kiral Bakışım Kuralını ortaya koyarak uzay-zaman bakışımı çalışmalarının genişletilmesine ön ayak olan Gürsey, kuantum renk dinamiği kuramı çevçevesinde çalışmalara imza atmıştır.
1974 yılına kadar ODTÜ'de öğretim üyeliği görevine devam eden Feza Gürsey, sayısız öğrenci yetiştirdi ve etkin bir araştırma grubu kurdu. 1974'de Yale Üniversitesi'nde kürsü başkanlığına getirildi. Feza Gürsey, 1992 yılında A.B.D.'nin New Haven kentinde ölmüştür. Keşke tanışabilseydim dediğim (bu liste de Zuhal Olcay hala var) insanlardan birisidir. Keşke Antalyaya çalıştığım otellerden birisine tatile gelseydi de tanışsaydım.
Ödülleri
1969 Tübitak Bilim Ödülü
1977 S. Glashow ile birlikte J.R. Oppenheimer Ödülü; R. Griffiths ile Doğa Bilimlerinde A. Cressey Morrison Ödülü
1979 Einstein Madalyası
1981 College de France'da konuk profesör ve College de France Madalyası
1984 İtalya Cumhuriyeti'nce verilen Commendatore unvanı
1986 Roma'da Konuk Profesörlük ödülü
|
|
MURAT GUNAK
Slk ve C serilerini tasarlayarak Mercedes'i krizden çıkaran tasarımcı. Tasarım eğitimine Pforzheim Fachhochschule'da başlamış ve Royal College of Art'da devam etmiştir. Kendisini Tom Hanks'e (fizik olarak) çok benzetmekteyim...
Zayıf türkçesine rağmen, halen kimliğini koruyabiliyor olması nedeniyle, sonuna kadar bağrımıza basılması gereken kişidir. 1957 doğumludur. yetenek + eğilim bileşkesine verdiği değer nedeniyle her akademisyenin hayalini süsleyen başarılara imza atmıştır...
Fransa'da yaşamaktadır. Peugeot ve Mercedes'te imza attığı çarpıcı modellerin ardından VW tarafından tasarım bölümü başkanlığına atanmıştır. Üstelik, Alman otomotiv devi VW, bünyesinde skoda, bentley gibi birçok birbirinden farklı markaları da bulundurduğu için görevinin anlamı birkaç kat daha artıyor. Otomotiv tasarimi ile ilgilenen herkesin idolu olmayı basarmış, kendi mesleğinde uluslararası düzeyde gelinebilecek en yüksek noktaya ulaşmıştır.
SADUN BORO
Cesur musun? Günümüzün modern teknolojisinden yoksun, 10 metrelik bir yelkenliyle Marmara'yı aşarmısın?... Boydan boya Akdeniz'i?... Peki ya koca Atlantik ya da Pasifik okyanuslarını?...
Evet, çocukluğumun kahramanı, gençlik çağımın idolü, yaşama, denizin ufuk çizgisinden bakmak isteyenlerin "deniz feneri" Sadun Boro bunları yapmıştır, Üstelik katlanılamayacak imkansızlıklarla...
Çocukken nasıl da konuşurduk saatlerce, küçücük bir yelkenliyle dünya denizlerini aşan o adamı. İsmini, gizli gizli okuduğumuz çizgi romanların -hayali- kahramanlarıyla özdeşleştirirdik. Ama o gerçekti ve hayal gücümüzün sınırlarını zorluyordu. "Vay be!" derdik o çocuk ağzımızla, "Nasıl aşmış o koca okyanusları?"
Bodrumda bir tekne gördüm... Evet yanılmadınız bu tekne "o" tekne. Hani yedi dünya denizini aşan ünlü "Kısmet". Tekneye saatlerce bakmıştım. Her köşesine, her noktasına... "Dünyanın tüm denizlerini dolaşan tekne buydu işte?" Çocukluk hayallerim inanmamı güçleştirmişti...
Sadun Boro'nun Pupa Yelken adlı kitabı gençliğimin başucu kitabıydı. Günlük yaşamın stresinden ve yorgunluğundan kurtulmak için, geceleri yatmadan önce rasgele bir sayfasını açıp biraz okurdum. Boro'nun bütün ekonomik zorluklara rağmen, ideallerini gerçekleştirebilmesinden kendime pay çıkartırdım.
O zamanlar sadece Trevanian'ın Şibumi adlı kitabını okurken bu kadar keyif aldığımı hatırlıyorum. Her iki kitaptan da çok farklı okumalar yapmak mümkün. İnsan psikolojisi, doğayla mücadele (aslında daha çok uyum sağlama), antropoloji, denizcilik bilgisi, coğrafya, mizah vb... Sadun Boro'nun çok sürükleyici bir dili ve etkileyici bir mizah tarzı var. En ürkütücü olayları bile mizahi bir dille anlatabiliyor. Kitabı okurken bazen kahkahalarımı tutamazdım.
Beşiktaş'taki Barbaros Hayrettin paşa türbesinin içinde, sanduka'nın etrafında, Sadun Boro'nun dünyanın yedi denizinden getirdiği suları ihtiva eden yedi şişe durur ki, bu güzel insanın meslek atasına olan vefa ve gönül borcunun bir hediyesi olarak çok anlamlı gelmiştir bana.
"Sadun kaptan" (Bodrum da ona böyle hitap ediliyor) oldukça alçak gönüllü. Yaptığı ve pek çoğumuz için olağanüstü sayılacak şeyleri bile anlatırken, sanki çok sıradan bir şeymiş gibi ya da "Ayıptır söylemesi." tarzında anlatır. Ayrıca çok espritüel ve şen kahkahalı birisidir. Bodrumda okluk koyunda yaşamaktadır. Ve ilerlemiş yaşına rağmen teknesinin tüm bakım onarımını hala kendisi yapmaktadır.
Koyun bir diğer sakini de, Sadun Boro'nun yaptırdığı deniz kızı heykelidir. Heykelin kaidesinde, Sadun kaptan kader arkadaşının hikayesini özetler: "Bu denizkızı düşlerini süsleyen cennete erişebilmek için nice engin denizler, ufuklar aştı. Kıtalar, adalar, koylar dolaştı. ta ki Gökova'ya ulaşana kadar"
Kısmet'in dünya seyahatinin sponsorluğunu Hürriyet gazetesi yapmış. Masraflarına karşılık aylık 150 dolar, bir fotoğraf makinesi ve film temin edilmiş. Yanlarındaki film miktarı çok fazla olmadığından sınırlı sayıda fotoğraf çekilebilmiştir. Oysa böyle bir seyahatte çok daha fazla filmleri olmalıydı. Sadun kaptanın gezdiği zamanlardaki denizleri, canlıları, ilkel kabileleri bulmak artık mümkün değil. Bu bağlamda Boro'nun film çekememiş olması herkes için büyük bir kayıp
1928 yılında İstanbul'da doğdu. Caddebostanlıdır. Manchester üniversitesi'nde tekstil mühendisliği öğrenimi görmüş, hatta denizlere açılmadan önce güney sanayii'de uzun sayılabilecek bir süre mesleğini icra etmiştir. Nedeni, Kısmet'i yaptıracak parayı biriktirmek istemesindendi. Kısmet'i, zamanın ünlü ahşap tekne ustalarından Athar Başpınar'ın İstinye'deki atölyesinde kızağa konulduğu gün, Sadun bey ve sevgili eşi Oda'nın hayatlarındaki en mutlu gündü... Sanıldığının aksine zengin değildir. Kısmet'i o ve eşi Oda Boro herşeylerini satarak ancak tamamlayabilmişlerdir.
3 Yıl süren dünya seyahatlerine Kanarya adalarından yanlarına aldıkları miço'da eşlik etmişitir. Yanlış anlaşılmasın miço bir kedidir. Ve miço'luk yaptırılmamış sadece böyle isimlendirilmiştir.
İZZET BAYSAL
Kurduğu vakıf ile 16 yılda Türkiye'ye 115 eser kazandırıp, devlete-halka devreden örnek hayırsever.
Bir arkadaşımın cennete gittiğinden emin olduğu, ve konuşma şerefine nail olduğu başarılı ve yardım sever işadamı.
Anlattığına göre sıfır kompleks sahibiymiş kendisi. Bolu'da adına yapılan törenlerde yaşlı diye koluna girip bir oraya bir buraya çekiştirirler, kendisi de gık demeden güleryüzle uyarmış bu çekiştirmelere. Öyle ki, nasıl olsa bir şey demiyor diye, karton kuklaymış gibi, yanına yanaşır, kendisine tek kelam etmeden beraberce elleri omuzlarında, belinde fotoğraflar çektirip giderlermiş Boluluların her akşam dualarında anmaları gereken bir insandır.
İzzet Baysal'ın en büyük özelliği bağışlarının tamamının parasını kendi kasasından karşılaması ve bu bağışları yaparken de devletten herhangi bir vergi indirimi talebinde bulunmamasıdır.
Bağışladığı 120 eser ile açık ara Türkiye'nin şimdiye kadar bilinen en büyük hayırseveri ünvanına sahiptir... Bağışladığı eserlerin toplam değeri 100 milyar Yeni Türk Lirasını geçmektedir.
İzzet Baysal , 1907 yılında Bolu'nun Karaçayır Mahallesinde dünyaya gelmiştir. Babası Rüştiye Mektebi mezunu Memur Ahmet Canip Efendi, annesi de Bolu'nun Alpagut Bey Köyü'nden hafız Behiye Hanım'dır. İkisi erkek, ikisi kız dört çocuklu ailenin en küçük çocuğu İzzet Baysal'dır.
İzzet Baysal ilk ve orta öğrenimini Bolu'da yapmıştır. 1926 yılında İstanbul'da Mekteb-i Sultan-i Nefise'ye (bugünkü ismi ile Mimar Sinan Üniversitesi)kaydolur ve 1931 yılında Mimar olarak mezun olur. Dar gelirli bir ailenin çocuğu olan İzzet Baysal, 1927 yılında babasını da kaybetmiştir. Ama yılmamış, tatil aylarında ve okurken çeşitli işlerde çalışarak öğrenimini devam ettirmiş ve 411 no'lu diplomayı başarı ile almıştır.
Memuriyet hayatına Bolu Nafia (Bayındırlık ) Müdürlüğünde Mimar olarak başladı. 1932 yılında birkaç arkadaşı ile birlikte Gerede İlçesi'nin imar planını yaptı. Daha sonra Ankara'da Milli Müdafaa Vekaleti Hava Müsteşarlığı'nda Mimar olarak çalışmaya başladı. Görevi icabı Eskişehir hava Meydanı inşaatının koordinatörlüğünü yaptı. 1934 yılında bu görevinden istifa eder ve Eskişehir Belediyesi'nde Fen İşleri şefi olarak göreve başlar. Aynı yıl Eskişehir Lisesinde Coğrafya Öğretmeni olarak görev yapan Çanakkale'li Refika Pınar ile evlenir.
1936 yılında Ankara'da serbest olarak çalışmaya başladığını görürüz.1939 yılında tek evlatları olan Esin dünyaya gelir. Ankara'da Azerbaycan temsilcisi Sadri Maksudi Aral'ın ve Medine Muhafızı Fahrettin (büyük komutan) Paşa'nın köşk projelerini İzzet Baysal yapmıştır.
1939 yılında vatani görevini yapmak üzere Afyon'a gitmiştir ve 1942 yılında tekrar Ankara'ya dönmüştür. Başlayıp bitirdiği inşaatlara gelince; Ankara Etlik veteriner Labatuvarı, Bolu Devlet Hastanesi, Bolu Lisesi, Bolu Ziraat Bankası Evleri, Bolu Kız Enstitüsü (Zübeyde Hanım Kız Meslek Lisesi), Bolu Kapalı Cezaevi, Bolu Adapazarı yolu üzerindeki Melen köprüsü inşaatı ve yol inşaatları bunlardan bazılarıdır.
1942 yılında eşi Refika hanım vefat edince, elindeki mevcut işlerini tamamlayıp, 1943 yılında İstanbul'a gider. Ve Karaköy'de Perşembe Pazarı'nda sıhhi tesisat ve hırdavat üzerine çalışan bir mağazayı satın alır ve ticarete başlar.
Aynı zamanda kapı kilitleri imali için küçük bir atölye kurmuştur. Ama bu ona yetmemiş dükkanın da sattığı boru ekleme parçalarının neden yerli üretilmediğine kafa yormaya başlamıştır.
İki kere Almanya'ya giderek Temper Dökümü'nün ne olduğunu araştırır, bu dökümden imal edilen boru ekleme parçalarının Türkiye'de imali için çalışmalar yapar ve neticede 1950 yılında özel teşebbüsün ilk Mekanize Döküm Fabrikasını kurar.
Baysal'ın çok zor şartlarda kurduğu bu fabrika üretime geçer geçmez Avrupalı Şirketler (6 büyük üretici Zürich'te bir kartel oluşturmuşlardır.) Türkiye'nin bu çiçeği burnunda kuruluşunu batırmaya çalışırlar ve Türkiye'ye yaptıkları ihracata %40 indirim uygulamaya başlarlar. İzzet Baysal her zaman olduğu gibi azmi, cesareti, çalışkanlığı ve sabrı ile bazı geceler fabrikada yatarak da olsa bu işin de üstesinden gelmiştir.
Hatta 1970'li yıllarda Avusturya, Almanya, Yunanistan ve Arap ülkelerine ihracata başlamıştır.
1951 yılında İzzet Baysal Döküm Sanayi Müessesesi adı altında kurulan bu fabrika 1957 yılında bir aile şirketi haline dönüştürülmüş, İzsal Döküm Sanayi A.Ş. adı altında bugünlere kadar faaliyetini sürdürmüştür.
1975 yılı ortalarına kadar bizzat işlerin başında gördüğümüz İzzet Baysal daha sonra da haftanın 3-4 günü iş yerine giderek işlerini takip etmeye başlamıştır. Gelir Vergisinde altın madalya ile ödüllendirilmiştir. 1986 yılının sonunda İzzet Baysal Vakfını kurmuş ve tüm varlığını vakfına vasiyet etmiştir.1994 Eylül ayının sonunda iş hayatından çekilmiş ve çalışmalarını İzzet Baysal Vakfı'nda yoğunlaştırmıştır. 05.03.2000 tarihinde sabah saat 07.00'de hakkın rahmetine kavuştuğunda 93 yaşında bulunmaktaydı. Abant İzzet Baysal Üniversitesi Gölköy kampusünde ki mezarına çok sevdiği ve her şeyini adadığı Üniversite gençliğinin kalbine defnedilmiştir.
Eğitim alanındaki Bağışları:
1- Bolu Belediyesi Nafize Baysal Kreşi,
2- İstanbul Sarıyer Belediyesi İzzet Baysal Kreşi,
3- Bolu İzzet Baysal Anaokulu,
4- Bolu Alpagutbey Behiye Baysal İlkokulu (Mahalli İdareler Meslek Lisesi)
5- Bolu Seyit Köyü Mehmet Baysal İlkokulu,
6- Bolu Canip Baysal İlköğretim Okulu,
7- Bolu Atatürk İlköğretim Okulu
8- Bolu İzzet Baysal 50. Yıl İlköğretim Okulu
9- Bolu Behiye Baysal İlköğretim Okulu
10- Bolu İzzet Baysal Çıraklik Eğitim Merkezi
11- Bolu İzzet Baysal Halk Eğitim Merkezi ve Akşam Sanat Okulu (bilgisayar donanımlı)
12- Bolu İzzet Baysal Anadolu Lisesi (donanımı ile birlikte)
13- Bolu İzzet Baysal Anadolu Lisesi Kız ve Erkek Öğrenci Yurdu (donanımı ile birlikte)
14- Bolu İzzet Baysal Anadolu Lisesi Öğretmen Lojmanlari (A blok 8 daire)
15- Bolu İzzet Baysal Anadolu Lisesi Öğretmen Lojmanlari (B blok 8 daire)
16- Bolu İzzet Baysal Anadolu Teknik Lise ve Endüstri Meslek Lisesi
17- Bolu İzzet Baysal Anadolu Otelcilik ve Turizm Meslek Lisesi
18- Bolu İzzet Baysal Zübeyde Hanım Kız Meslek Lisesi Yurdu ve Defile Salonu
19- Dr. Tevfik Atay Sağlik Eğitim Merkezi
20- Emine Baysal Eğitim ve Uygulama Okulu
21- İzzet Baysal Merkez Anadolu Teknik Lise ve Endüstri Meslek Lisesi ve yemekhane bloğu
22- Canip Baysal Lisesi
23- Mehmet Baysal Uygulama Okulu
24- Ticaret Lisesi Bilgisayar Laboratuvarı
25- Çaydurt Çimento İlköğretim Okulu Bilgisayar Laboratuvarı
26- Gazipaşa İlköğretim Okulu Bilgisayar Laboratuvarı
27- Sakarya İlköğretim Okulu Bilgisayar Laboratuvarı
28- Canip Baysal Lisesi Bilgisayar Laboratuvarı
29- Cumhuriyet İlköğretim Okulu Bilgisayar Laboratuvarı
30- Fen-Edebiyat Fakültesi
31- Fen-Edebiyat Fakültesi Laboratuvar binaları ve donanımı, Bilgisayar Laboratuvarı ve bu laboratuvarların tefrişi
32- Abant İzzet Baysal Üniversitesi Erkek Öğrenci Yurdu (800 kişilik, tefrişi ile birlikte)
33- Abant İzzet Baysal Üniversitesi Kız Öğrenci Yurdu (800 kişilik, tefrişi ile birlikte)
34- Abant İzzet Baysal Üniversitesi öğretim elemanları lojmanları (4 blok toplam 80 daire)
35 Abant İzzet Baysal Üniversitesi Sosyal Tesisleri (114 yatak kapasiteli)
36- Abant İzzet Baysal Üniversitesi Personel ve Öğrenci Yemekhaneleri 2 Blok (2000 kisilik)
37- Abant İzzet Baysal Üniversitesi Isıtma Tesisleri
38- Abant İzzet Baysal Üniversitesi Bolu Meslek Yüksekokulu Kantin tefrişi ve Bilgisayar Laboratuvarları
39- Abant İzzet Baysal Üniversitesi çok amaçlı Kültür Merkezi donanımları ile birlikte (26.10.1995)
40- Abant İzzet Baysal Üniversitesi Kapalı Spor Tesisleri Kompleksi (Türkiye'de türünün üçüncüsü olan ve İtalyan teknolojisi ile yapılan 2 adet şişme betonarme balon ve ortasında bir idare binası ile meydana gelen bu tesisler, tefrişi ile birlikte)
41- Bu binaların çevre tanzimi ve yolları vakıf tarafından yaptırılmıştır.
42- Abant İzzet Baysal Üniversitesi Rektörlük Binası (Donanımı ile birlikte)
43- Abant İzzet Baysal Üniversitesi Araştırma Görevlileri için lojman (3 blok toplam 60 daire)
44- Isı Merkezi Binası
45- Abant İzzet Baysal Üniversitesi Camii
46- Abant İzzet Baysal Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Turgut Gülez Araştırma Laboratuvarı
47- Abant İzzet Baysal Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi ve Tıp Fakültesi Morfoloji Binası
Hastane:
1- Bolu İzzet Baysal Acil Servis Ünitesi
2- Bolu Emine Baysal Hasta Pavyonu
3- Bolu İzzet Baysal Hemodializ Ünitesi
4- Bolu İzzet Baysal Devlet Hastanesi Külliyesi (200 yataklı)
5- Bolu Devlet Hastanesi’ne Sterilizatör
6- Bolu İzzet Baysal Devlet Hastanesi Sosyal Hizmet Binası (Tıbbi donanımları ile)
7- İzzet Baysal Hastanesi Bulvarı (Belediye eliyle)
8- İzzet Baysal Kadın Doğum ve Çocuk Hastanesi
Köy Sağlık Evleri:
1- Avşar Köyü Sağlıkevi - Merkez İlçe
2- Ulumescit Köyü Sağlıkevi - Merkez İlçe
3- Samat Köyü Sağlıkevi - Gerede
4- Karaçörtlen Köyü Sağlıkevi - Düzce
5- Dibektaş Köyü Sağlıkevi - Yığılca
6- Çömlekçiler Köyü Sağlıkevi - Merkez İlçe
7- Saraycık Köyü Sağlıkevi - Merkez İlçe
8- Bahçeköy Sağlıkevi - Merkez İlçe
9- Dağhacılar Köyü Sağlıkevi - Göynük
10- Yeniceşeyhler Köyü Sağlıkevi - Mudurnu
11- Sarıyer Köyü Sağlıkevi - Mudurnu
12- Belen Köyü Sağlıkevi - Kıbrıscık
13- Elemen Köyü Sağlıkevi - Mengen
14- Demirciler Köyü Sağlıkevi - Merkez İlçe 15- Kirazlı Köyü Sağlıkevi - Akçakoca
16- Örencik Köyü Sağlıkevi - Merkez İlçe
17- Pelitçik Köyü Sağlıkevi - Merkez İlçe
18- Büyükberk Köyü Sağlıkevi - Merkez İlçe
19- Bayındır Köyü Sağlıkevi - Göynük
20- Çamlı Köyü Sağlıkevi - Yığılca
21- Hıdırşeyhler Köyü Sağlıkevi - Merkez İlçe
22- Kuzörendağlı Köyü Sağlıkevi - Merkez İlçe
23- Tarakçı Köyü Sağlıkevi - Merkez İlçe
24- Arabacı Köyü Sağlıkevi - Akçakoca
25- Pelitözü Köyü Sağlıkevi - Mudurnu
26- Çamyayla Köyü Sağlıkevi - Merkez İlçe
27- Banaz Köyü Sağlıkevi - Merkez İlçe
28- Yuva Köyü Sağlıkevi - Seben
29- Vahıftaş Köyü Sağlıkevi - Mudurnu
30- Kıyaslar Köyü Sağlıkevi - Mengen
31- Yağbaşlar Köyü Sağlıkevi - Dördivan
32- Dereköy Sağlıkevi - Yeniçağa
33- Merkeşler Köyü Sağlıkevi - Merkez İlçe
34- Kındıra Köyü Sağlıkevi - Merkez İlçe
35- Alpagutbey Köyü Sağlıkevi - Merkez İlçe
36- Bolu Merkez İlçe'ye 5 No'lu İzzet Baysal Sağlık Ocağı
37- Bolu Refika Baysal Anasağlık Merkezi, Misafirhane Ve Hemşire Eğitim Merkezi
38- Bolu Mehmet Baysal Hemşire Eğitim Merkezi
39- İstanbul Sarıyer Belediyesi İzzet Baysal Sağlık Merkezi
(bağışlarını yazarken yoruluyor insan... Nur içinde yat...)
Sosyal Alanda:
1- Bolu Baysal Camii
2- Bolu İzzet Baysal Yaşlılar evi ve Kız Yetiştirme Yurdu
3- Bolu İzzet Baysal Huzurevi
4- Bolu İzzet Baysal Huzurevi Lojman ve İdare Binası
5- İstanbul İzzet Baysal Huzurevi
6- İzzet Baysal Hastanesi Bulvarı (Belediye eliyle)
|
|
ALİ ERDEMİR
Türkiyede iş bulamadıktan sonra eğitimi ve hedefleri hakkında konuştuğu bir milletvekilinden "madem ingilizce biliyorsun büyük ankara otelinin resepsiyonunda çalış" şeklinde enteresan bir iş teklifi alan kişi.
Ama moralini bozmamış, azmetmiş ve amerikalarda başarılı olmuş vatan evladı.
ABD Enerji Bakanlığı ile Chicago Üniversitesi'nin ortak kuruluşu Argon Laboratuvarları, Türk bilim adamı Dr. Ali Erdemir'in karbon atom kaplama buluşu için binlerce başvuru olduğunu açıkladı. (bu usd milyarderi olacağının işareti )İlk haber olarak duyurulan açıklamada; buluşla ilgili olarak son dört yılda 3 binin üzerinde başvuru olduğu, endüstri mühendislerinin karbon kaplama buluşuna büyük ilgi duydukları belirtildi.
Sürtünme katsayısını sıfıra indiren buluşuyla bir anda 'triboloji biliminin dünyadaki bir numaralı ismi' haline gelen Dr. Ali Erdemir, bu icadıyla ikinci defa R&D 100 ve Discover ödüllerine layık görüldü. Erdemir, daha önce de borik asidin motor ve makinelerde sürtünme ve aşınmayı önleyici özelliğini bularak, bu bilimin Nobel'i sayılan R&D 100 ödülünü aldı.
Dr. Ali Erdemir, buluşunu bir bilyeye kaplayarak, test makinesinde denedi. 32 gün içinde bilye test makinesinde 17.5 milyon defa ağır sürtünme altında döndürüldü. 32 gün sonra test makinesi bozulduğu halde, Dr. Erdemir'in karbon atom kaplamasının hala bilyenin üzerinde gözle görülür şekilde durduğu belirlendi. Dr. Erdemir'in buluşunu 'akıl almaz' olarak nitelendiren uzmanlar, bunun endüstride uygulanmasıyla, milyarlarca dolarlık tasarruf sağlanabileceğini kaydetti.
Karbon atom kaplamanın, dizel gaz sistemi, roket atan rampalar, mil yatakları, imalat makineleri, kompresörler gibi 100 binlerce parçaya uygulanabileceği ve endüstriyel hale gelebileceği kaydedildi.
Yuvana geri dön Ali.
NURİ DEMİRAĞ
Müthiş Türk girişimci. Kararlı, vizyon sahibi, akıllı, atılgan ve başarılı. Şimdi ki İşadamlarımızdan çok farklı. Bence İşadamı olmak demek mali oyunlarla para kazanmak veya ucuza alıp pahalıya satmak demek değildir. Tüccar'dan daha çok müteşebbis olunmalıdır diye düşünüyorum.
Yurdun demiryolu ağını üstlenen kişidir Nuri Demirağ. O yüzden bu soyadını almıştır. Bir ara ülkenin ihtiyaçlarını gözönüne alarak uçak üretimine yönelmiş fabrika kurmuş ve devletin iradesizliği yüzünden fabrikasını kapatmış, elindeki uçakları gök okulunda gençlere havacılığı sevdirmek icin kullanmıştır.
İsmet İnönü (statükocu ve çekingen bünye. Aman aman bir tatsızlık çıkmasın kişiliği) tarafından siyasi linç kampanyasına ugramış, bir çok malı ve servetinin büyük bir kısmı hukuksuz bir şekilde Kamulastırılmış (örnek olarak şu anda yeşilköy Atatürk Havalimanının arazisi 1500 dönüm veya Beşiktaş iskelesinin hemen yanındaki dönümlerce arazi, kamulaştırma ücretleri "devletin parası olmadığı" bahane edilerek 20 yıla vadelenmiş, bu kamulaştırma paraları dahi sonuçta ödenmemiştir bile. Nuri Demirağ'ın zamanında büyüklüğünü şöyle açıklamak gerekirse: Nuri Demirag'ın Ankara'daki inşaatlarında Vehbi Koç'un inşaat firması taşeronluk yapıyordu.
Nuri Demirağ gibiler (diğerlerini de kısmet olursa yazacağım) milletin işadamları iken, nedense İnönü iktidarında bir şekilde hemen hemen hepsi batırılmış ve yerlerine ne olduklarını yazmayacağım sizin de tahmin ettiğiniz belirli kişiler getirilmiştir.
Dünyada sayılı olan uçak sanayisini Türkiye'de 1940'lı yıllarda kuran (o zamanlar dünyada Nuri Demirağ'ın Yeşilköyde ki havaalanı dışında bir tek onun büyüklüğünde havaalanı Hollanda da vardı) kişiyi tarih kitaplarında göremiyorsanız resmi ideoloji ve resmi tarih kavramlarını yabana atmamak gerektiğini düşünmekteyim.
1936'da ilk Türk uçağını yaptı.
İlk muhalafet partisini kurdu.
Ankara'nın doğusuna ilk demiryolunu yaptı.
İlk yerli paraşütü yaptı.
1922'de ilk Türk sigara kağıdını üretti.
Bursa'da Sümerbank'ın merinos fabrikasını kurdu.
İstanbul boğazına (daha kimsenin hayalinde bile yokken) özel köprü yapmayı projelendirdi.
İlk şehir ve köy planlarını hazırladı.
1942'de Keban'a baraj yapılmalı dedi. (çoban sülümüzden evvel)
Karabük'te demir ve çelik fabrikasını kurdu.
İzmit'te selüloz fabrikasını kurdu.
Sivas'ta çimento fabrikalarını kurdu.
İstanbul'daki büyük hal binasını yaptı.
Gümüşsuyunda çok kısa komşuluk yaptığımız nazik Demirağ ailesine saygılar. Nuri Amca babalarımız sana layık evlatlar olamadılar ama bizler sana layık torunlar olacağız.
CAHİT ARF
Bir bilim işçisi. Teoremlerini oluşturması ve nihayetinde yaşayabilmesi için bir tomar saman kağıt, bir kurşun kalem, bir de vişne likörü yeterli olan bilge kişilik...
Dünyanın gelmiş geçmiş en iyi matematikçilerinden biri...
"Matematik de resim, heykel, müzik gibi bir sanattır" sözünü söylemiş kişi...
"Güzellik, insanda sonsuzluk duygusunu uyandırandır" sözünü de söylemiştir...
12 Eylül'den öncedir. Ortalık karışıktır. ODTÜ'den Cahit Arf ve birkaç genç bilim adamı daha genel kurmay tarafından görüşmeğe çağrılır. Bir odada paşalar ve Cahit Arf konuyla ilgili görüşeceklerdir. Paşa der ki, "bizim de harp akademilerimiz var oralarda da üniversite seviyesinde eğitim veriliyor ama oralarda hiçbir karışıklık olmuyor. Nedir bu üniversitelerin hali?". Bunun üzerine Cahit Arf konuyu özetleyen ve neredeyse bilimin ve özgür düşüncenin tarifini yapan şu sözleri sarf etmiştir; "bu çocuklar hiçbir zaman kendilerine öğretilenleri sorgusuz sualsiz ezberlemezler ve doğruluğuna kayıtsız şartsız inanmazlar çünkü biz bile öğrettiğimiz şeylerin doğruluğundan şüphe etmekteyiz..."
Ölümünü haber yapma nezaketini gösteren bir veya iki kanal vardı. Onlar da kısacıktı. Ülkemizde değer verilmesi gerekilenleri ustalıkla ve inatla nasıl seçemediğimizi göstermişti bu bana. Zeki insanlarımızın bizden başka herkes farkında ve onların değerini biliyorlar...
Sentetik geometri problemlerinin cetvel ve pergel yardımıyla çözülebileceğini ortaya koyan matematikçi...
Gelelim kısaca hayatına: 1933'te bir üniversite reformu yapıl(mış)dı. Bilimin değişik alanlarında yetişmek üzere bazı gençler özenle seçildi ve yurt dışına seçkin üniversitelere gönderildi. İşte Cahit Arf bu kahramanlardan birid
Cahit Arf 27 Aralık 1910 doğumlu. Milli Eğitim Bakanlığı'ın bursu ile Paris'te Ecole Normale Superieure'den matematik derecesi aldı. Yurda döndü ve 1932 yılında Galatasaray Lisesi'nde matematik öğretmenliği, 1933 yılında da İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi'nde asistanlık yaptı. Doktorasını 1938 yılında Almanya'da Göttingen Üniversitesi'nde tamamladı. Daha sonra İstanbul Üniversitesi'ne dönen Arf, 1943 de profesör, 1955'de Ordinaryus Profesör ünvanlarını aldı.
1962 yılında İstanbul Üniversitesi'nden o zamanki adıyla Robert College olan Boğaziçi Üniversitesi'ne geçti. Arf 1964-1966 yılları arasında Princeton'daki Institute for Advanced Studies'de konuk öğretim üyesi olarak çalıştı. Daha sonra University of California-Berkeley'e geçerek bir yıl da burada çalıştı. Türkiye'ye dönüşünde ODTÜ'ye geçen Arf, 1980 yılında ODTÜ'den emekli oldu.
Arf'ın uzmanlık konuları cebir, sayılar teorisi, elastisite teorisi, analiz, geometri ve mühendislik matematiği gibi çeşitli alanları kapsıyordu. Cahit Arf'ın ilk çalışması, 1939 yılında Alman matematik dergisi Crelle Journal'da yayımlandı. Göttingen'de ünlü matematikçi Helmut Hasse'nin doktora öğrencisi olan Arf, çözülebilen cebirsel denklemlerin bir listesini yapmaya koyuldu. Hasse'nin önerisiyle "Özel Haller" problemini çözdü. Cahit Arf bu çalışmasıyla sayılar teorisinde çok özel bir yeri olan lokal cisimlerde dallanma teorisine çok önemli yapısal bir katkıda bulunmuştur. Bu çalışma dünya matematik literatüründe "Hasse-Arf Teoremi" olarak geçti.
Arf, daha sonra matematikte "kuadratik formlar" üzerine yoğunlaştı. Bu alandaki temel problem, kuadratik formların bir takım invaryantlar, ya da değişmezler yardımıyla sınıflandırılmasıdıydı. Bu sınıflandırma ünlü Alman matematikçi Witt tarafından karekteristiği ikiden farklı olan cisimler için 1937'de yapılmıştı. Karakteristik iki olunca problem çok daha zorlaşıyor ve Witt'in yöntemi uygulanamıyordu. Cahit Arf karekteristiği iki olan cisimler üzerindeki kuadratik formları doğru bir şekilde sınıflandırmayı başardı. Arf, "kuadratik formlar" çalışmasıyla invaryant'ları (değişmezler) inşa etti. İnvaryantlar, matematik literatüründe "Arf İnvaryantları" olarak kabul edildi. Bu çalışması 1944 yılında Crelle Dergisi'nde yayınlandı ve dünya Cahit Arf'ı bu makale ile tanındı.
1945'e gelindiğinde, düzlem bir eğrinin herhangi bir kolundaki çok kat noktaların çok katlılık'larının aritmetiksel olarak nasıl hesaplanacağı bilinmekteydi. Bilinmeyen ise, bir eğrinin denklemleri verildiğinde karakterlerini bulabilmek sorunuydu. Yanıt düzlem eğriler için bilinmekte, ama yüksek boyutlu uzaylarda bulunan tekil eğriler için bilinmemekte idi. Ayrıca, yüksek boyutlu bir uzayda tanımlanmış bir tekil eğrinin çok katlılık özelliklerini, bozmadan en düşük kaç boyutlu uzaya sokulabileceği de, bu problemle beraber düşünülen bir soru idi.
Cahit Arf bu problemi 1945'te çözmeyi başarmış ve tek boyutlu tekil cebirsel kolların sınıflandırılması problemini kapatmıştır. Cahit Arf bu problemi çözerken, önemli gördüğü bazı halkalara ékarekteristik halka" adını vermiş ve daha sonra gelen yabancı araştırmacılar bu halkalara "Arf Halkaları" ve bunların kapanışlarına da "Arf Kapanışları" adını verdi. Cahit Arf'ın bu çalışması 1949'da Proceedings of London Matematical Society dergisinde yayınlandı.
Arf, İTÜ öğretim üyesi Mustafa İnan ile gerçekleştirdiği bir çalışmada, İnan'ın köprülerde gözlemleyip, araştırdığı sorunların matematiksel çözümlerini çıkarmıştı. Bu çalışmaları Cahit Arf'a İnönü Ödülü'nü kazandırdı.
Cahit Arf 1974'de TÜBİTAK Bilim Ödülü, 1980'de İTÜ ve KATÜ Onur Doktorası, 1981'de de ODTÜ Onur Doktorası'nı aldı. Genç yaşta Mainz Akademisi Muhabir Üyeliğine seçildi ve Türkiye Bilimler Akademisi Onur Üyesi oldu. 1985 ve 1989 yılları arasında Türk Matematik Derneği başkanlığını yaptı. Dünya matematik tarihinde kalıcı izler bırakan Cahit Arf, 26 Aralık 1997'de hayata gözlerini yumdu.
Eğer onun hakkında biraz daha bilgi istiyorsanız mucize Özünal 'ın kara cümle kitabını okuyabilirsiniz. Zaten ilköğretim düzeyinde, okunması kolay bir kitap.
İsviçre de adına yarışmalar düzenlenen matematikçi...
Türkiyenin yıpratıcı atmosferi içinde yaşamayı ve didinmeyi seçerek sonuçlarına katlanmış birisidir. Artık birçoğumuz için anlaşılması zor olan her şeyin ötesinde ülke sevgisinin örneklerini vermiştir. Değer miydi hep merak etmişimdir.
Süleyman Demirel zamanında 29 üniversite açılınca " 29 tane ortaokul açıldı" diyerek açılan üniversitelerin niteliğini ortaya koyan ileri görüşlü bilgin... Nitekim o üniversitelerden mezun olmuş; çapsız, kültürsüz kişileri Antalya Manavgat civarlarında da bolca görebilmekteyiz...
NURİ BİLGE CEYLAN
Bu adam filmlerini çekmezden evvel İstanbuldayken bir sebepten kendisini dost meclislerinde sık görür idim. Sonra o sebep ortadan kalktı. Lakin hazır yeri gelmişken ifade edeyim: itinayla yarattığı sinema dilinin, yapımcılarca keşfedilmeyi beklemek yerine kendi imkanlarıyla sinema yapmasının ve hatta Cannes'da aldığı ödülün de ötesinde takdir ediyorum...
O dönemler içinde bulunduğu Cihangir tayfasının her bir ferdi günlerini kafayı çekip imkansız projeler üretmekle geçirirken o, hiç ardına bakmadan anasını, dayısını, dedesini oynatıp (ki yaratıcılık diye buna derim) iki üç mekanda siyah beyaz filmler çekti, kafasına koyduğunu yaptı ve izleyicisine "bir şeyler" anlattı. ben onun filmlerinin "tamamen imkansızlıklar içerisinde üretildim, teknik eksikliklerle doluyum" şeklindeki Brecht'vari halini seviyorum en başta...
Bugün bir Sinan Çetin, bir Mustafa Altıoklar bütün servetlerini ortaya koysalar Nuri Bilge Ceylan'ın sahip olduğu prestiji satın alamazlar...
Minimalizme katkısı büyüktür.paraya pula, şana şöhrete, reklama yaygaraya gerek kalmadan da, katıksız bir içtenlikle en temel sorunlara yönelerek, yalın bir anlatımla da sanat yapılabilecegini göstermiştir...
Dışardan bakınca bir gıcık bir adam ama içindekini bize gösterdi filmlerinde...
Cesur ve istakrarlı bir yönetmendir. Filmlerini piyasaya değil, sinema adına yaptığını düşünüyorum...
Lemonde'da daha once çıkmış son derece övücü Mayıs Sıkıntısı (les nuages de mai idi fransızcası) eleştirisinden sonra hakkında eşek kadar bir portre yazılmış olan yönetmen. Filmlerini slayt gosterisi olarak değerlendirenlerin kısaca sinema sanatından anlamadıklarını düşünüyorum.
Popülist/ticari kaygılar olmadan da zirveye ulaşılabileceğini göstermiş örnek deha...
kullandığı metaforlarla, yaptığı göndermelerle,kısa ve net konuşmalarla insan öyküleri anlatan, başarılı analizleriyle dikkat çeken yönetmen...
Gözünü ödül aşkı bürümüş Hülya Avşar'ın bir filminde oynamak için yakasına yapışıp, sapıklık yapıp, rahatsız edeceğini gazeteler aracılığıyla duyurduğu yönetmen... Bence Zuhal Olcay'ı oynatsın Hülya'nın yerine...
Televizyona çıkmama prensibi olan yönetmen. Hatta Cüneyt Özdemir beyefendisi "bizim programa çıkmayacak da hangi programa çıkacak" demiştir. iyi halt etmiştir...
Meg Ryan hanım ödül töreni sonrası yanına yaklaşıp şu sözleri fısıldamıştır: "Aktörleriniz oyunculuk dersi verdi"...
Boğaziçi elektrik elektronik bölümü 3. sınıftayken mühendisliğin kendisine göre olmadığını anlamış, önce fotoğrafçılığa sonra da sinemaya geçmiş, uzak filmini 5 kişi ile çekmiş insan...
Türkiyede gercek anlamda sanat pek yoktur. ortam vardır. Takılırsınız, seçilirsiniz, bağlantılarınız muhabbetiniz olduğu kişiler sizi bir yerlere sürükler, ürettiğiniz şey hangi sanat dalında olursa olsun ortamın ideolejik (tamam bu biraz ağır oldu ama şimdi aklıma gelen bu) doneleriyle arzda bulunduğunuz kesimin talepleri, algı sınırları, beğeni kıstaslarıyla bir kesişme gösterir.
Nuri Bilge Ceylan ise " ben bu kesişimin neresindeyim?" diye sormayan sakin, asıI eserin ve onu vücuda getirenlerin sahibi üretici, paylaşımcı, dönüştürücü bir yönetmen...
HALUK BİLGİNER
Tiyatronun tozunu yutmuş, kendini geliştirmek adına taa İngilterelere kadar gitmiş, oyunculuk olayını aşmış, bitirmiş kişi...
Gönül rahatlığıyla " Türkiye'de gelmiş geçmiş ses tonunu ve vücut dilini en iyi kullanan sanatçı" diyebileceğiniz nadide değer... Hak etmiştir, layıktır...
"Ermişler ve günahkarlar" adlı oyunda ilk defa tiyatroda olduğumu unutup, gerçekten oyunun parçası gibi hissetmeme sebep olan oyuncu. Kim deli kim akıllı şüphelendim...
Oynadığı rollerde, önemli performans gerektiren zor rollerin altından kalkabilen başarılı tiyatrocu...
İngiltere'de ciddi bir hayran kitlesi mevcut olan oyuncu...
Bir ingilizden çok daha iyi ingilizce konuşan oyuncu...
Deli rolünü çok iyi yapabilen, mimiklerinin Türkiye'de eşi benzeri olmayan oyuncu...
Neredesin firuze ile zirve yapmış oyuncu...
Her türlü rolü üstüne tam oturtabiliyor... Zaman zaman karşısındaki tam bir ot olsa bile onun enerjisisini tüketmeye yetmiyor...
Oyunculugu ile hayran bıraktığı gibi sohbeti ile de kendine hayran bırakan insan...
Aynı zamanda çok başarılı ve çok pahalı bir dublaj sanatçısıdır. Piyasanın en pahalı sesine sahiptir...
Neredesin firuze de "ya evde yoksan" isimli şarkıyı seslendirişi ile bir albüm çıkarsa yok sattıracak diye düşündürür...
İngiltere'de bir tiyatro oyununda sergilediği performanstan dolayı izleyiciler arasında bulunan Freddie Mercury'nin oyun sonunda kulise gelip kendisini tebrik etmesini mütevazı bir biçimde anlatan oyuncu...
Belden aşşağı muhabbete girmeden de bu melekette espri yapılabileceğini öğreten adam...
GAZİ YAŞARGİL
Dünyaca ünlü Türk beyin cerrahı. Kendisi dünyanın hemen tüm sağlık otoritelerince dahi olarak nitelendirilir...
Neurosurgery dergisinin "man of the century" diye kapak yaptığı kişi...
Beyin cerrahi'si literatüründe birçok hastalıkta Yaşargilin yaptığı sınıflandırmalar kullanılır...
Kraniofaringiom da denen tümörlere transsfenoidal yaklaşımı bulan kişidir...
Israrla Türk vatandaşlığından çıkmayan, diğer ülke vatandaşlıklarını kabul etmeyen kişidir...
Vakit buldukça Türkiye'ye gelip hayrına ameliyatlar yapan aziz... Daha sonra hastalarını sürekli arayan takip eden cerrah...
1925 Diyarbakır doğumlu prof. dr. Gazi Yaşargil 1944 yılında, almanya'daki Frederic Schiller üniversitesi tıp fakültesi'ne girdi. 1945 yılında, 2. dünya savaşı'nın zor koşulları yüzünden tıp eğitimine İsviçre Baseldeki tıp fakültesinde devam etti ve 1950'de mezun oldu. Zürich üniversitesi nöroşirürji klinik direktörü prof. dr. Hugo Krayenbühl ile çalışmaya başlayan Yaşargil, daha sonra stereotaksik teknikle ilgilenmek amacıyla Almanya'ya gitti. çalışmalarını, intakranial anevrizma ve arteviorvenöz malformasyon gibi vasküler lezyonlar üzerinde yoğunlaştıran Yaşargil ayrıca; Lima ve Moniz'in geliştirdiği serebral anjiografi teknikleriyle uğraştı. Mikro cerrahiye ilgi duyan Yaşargil, vasküler cerrahi, tranial ve spinal tümörlerin tedavi yöntemleri üzerinde çalıştı. Prof. dr. Gazi Yaşargil ayrıca mikro cerrahiyi nöroşirürjide uygulayarak çok zor ve hassas bölgelerdeki tümörlerin alınabileceğini kanıtladı...
Ameliyat edeceği hastayı onu hissedebilmek için ameliyathaneye kucağında götüren profesör...İlerlemiş yaşı gereği hala yapabiliyormu bilinmez...
Bütün hayatı yurtdışında tahsil yaparak geçmiş biri olarak ülkesine bu denli bağlı olması, kültürünü pek çok kişiden daha iyi tanıyor ve biliyor oluşuyla hayretler uyandıran kişi...
Papanın kendisini telefonla bizzat arayarak (Amerika Birleşik Devletlerinde çalıştığı universite de ders verirken) Vatikan da görevli çok üst düzey bir bürokrat için yardım istediği kişi...
Rahmetli Can (baba) Yücel'in yakın arkadaşı... Gazi Yaşargil ve en iyi arkadaşı Can Yücel yurtdışında tıp eğitimi almak için para biriktirirler. Ancak, zamanın milli eğitim bakanı Hasan Ali Yücel, oğluna torpil yaptığı düşünülmesin diye sadece Gazi Yaşargil'i yurtdışına tıp eğitimi alması için gönderir. Gazi Yaşargil çok ünlü bir beyin cerrahı, Can Yücel ise ülkesinde kalarak bir edebiyat adamı olur...
Ameliyatlarında kullanmak amacıyla yarattığı cihazlara otomatik leyla ekartörü, Yaşargil anevrizma klipleri, Ayşe bilmemnesi gibi isimler verir ve bu aletler dünya literatürüne bu isimlerle geçer...
FERHAN ŞENSOY
15 yaşında ilk kitabı yayımlanmış, 16'sında yazdığı oyunu Haldun Taner'in himayesinde devekuşu kabare tiyatrosunda prova yapmak üzere kabul edilmiş. Msü'de mimarlık, Fransa'da tiyatro okumak, Kanada'da biri ödüller almış ikii oyun yazıp yönetmek işlerini 24 yaşını bitirmeden halletmiş yetenekler üstü insan.
Karşılaştığı tüm andavallıklara rağmen (tiyatrosu yakıldı, saldırılara uğradı, hakkında davalar açıldı vs. vs.) bu ülkeyi ve kültürünü çok sevmiş yazar, senarist, saz çalar, şiir yazar, şarkı söyler, resim yapar, pipo içer, tiyatro yapar, rakı sever, ve profesyonel küfreder.
Gerek yaşına, alkolüne ve sigarasına rağmen hala dimdik duran bedeni, sürçmeyen dili ve bitmeyen enerjisiyle; gerekse hayranlık uyandırmaya devam eden üstün zekası ile hayran bırakan bünye.
"İyi ki Türküm, yoksa Nazım Hikmet'i kendi dilinden okuyabilme ayrıcalığına sahip olamazdım" düşüncesinden hareketle Ferhan Şensoy gibi bir hazineyi kendi dilimde izliyor olmak, onun o ince esprili kelime oyunlarını harfi harfine anlayabiliyor olmak "iyi ki türküm, iyi ki buradayım ve iyi ki bu insan yeryüzünde var" dedirtir bana.
Oyunlarının sonunda, seyirciyi alkışlarken ( bir avuç seyirciyi hem de) gözleri dolu dolu olan ve bir başka derin bakan büyük sanatçı.
Kitaplarını okumadan, oyunlarını seyretmeden, televizyonda denk geldikleri bir konuşmasına göre bir takım densizler tarafından yargılanan sanatçı.
Batı tarzı yazılı metin ile Türk usulü, tuluat cinsi dogaçlamayı ilk ve en iyi harmanlayan modern tiyatro yazarı, yönetmeni, ve oyuncusudur. Fransa'da Fransızca ve doğaçlama kendisinin tek kişilik tiyatro oyunları sahnelemiştir. Ve çok da beğenilmiştir.
kalemimin sapını gülle donattım, falınızda rönesans var, ferhangi şeyler gibi yazılı veya görsel eserleriyle kitlelerin espri anlayışını, üslubunu yaratmış, hatta hayata bakışlarını değiştirmiştir. İnsanlara kattıkları eşine olan sadakati ya da sadakatsizliğinden çok daha önemlidir.
Anılarını okurken okuyucuya neredeyse -ulan ben de mi ordaydım acaba- dedirtecek kadar renkli-Türkçe, "hani fırlama diyeceğim yaşı müsait değil" yazar. Türk edebiyatının -kimseye ayıp olmasın ama- en çarpıcı mizah romanı kazancı yokuşu'nun, kahramanı.
Seyircili seyir defteri oyunu ile izledikçe insanı kendinden alan büyük sanatçı.
Daha zeki ve daha diyalektik bir dil yaratmıştır Ferhan Şensoy. tam olarak anlaşılabilmesi için tiyatro bilmek, zeki olmak, ya da gösterilerine gidilebilecek paraya sahip olmak yetmez. Boris Vian'ı bağlaması ile hayatımıza sokmuş ve aynı bağlama ile Mahzuni Şerife olan hasretini ona yazdığı türkü ile dile getirmiştir. bazı bazı rüyalarıma gir bari dost mahzuni dediğinde ve siz bunu dinlediğinizde karşınızda sinirli, komik, laf sokan Ferhan Şensoy kalmaz. O an içtenliği ve duygusallığı ile sizi ağlatır.
Kadıköy halk eğitim merkezinde Ferhangi Şeyleri oynarken duvardan sazını alıp şarkılar, türküler söylemesi maalesef orada ki bazı dinleyiciler tarafından aha gene sazı aldı, kardeşim konsere mi geldik şeklinde yorumlanmıştır. Sazı tam anlamıyla taşlamacı ozanlar gibi dıngır mıngır çalması ve doğaçlamaya dayalı aşıkların sözleri ile olan benzerliği bana Ferhan Şensoy’un aslında bu topraklara ne kadar derin bağlandığını göstermiştir.
Oteller kitabını özellikle tavsiye ederim... kitaplarında güler güler gülersiniz... Sonunda gözlerinizdeki buğulanmanın komiklikten değil hüzünden kaynaklandığını anlarsınız. Bu nasıl bir duygudur? bilinmez. Ferhan Şensoy insanı en iyi anlatan ve anlayan kişilerden biridir bence.
Bana hayallerimin peşinden koşmayı öğretmiş çok da iyi yapmış mahallelim. Ayrıca kültür vabidesi insan. Yabancı bir dilde, yabancı bir ülke hakkında oralıymışçasına siyasi oyunlar yazabilen ve bunun için de yine o ülkenin mizah anlayışını kullanabilen usta yazar. Geçenlerde bir televizyon programında Derya Baykal'ın bekarlık nasıl gidiyor sorusuna ben tiyatroyla evliyim diye cevap vermesi hayranlığımı daha da arttırdı. Çok yaşasın...
Türkiye'de yalnız olmadığımı bana en çok hissettiren insan. Zeka ve kendisine özgü espri anlayışında insanı kendisiyle aynı yapabilen adam.
Birkaç ayrıntı daha; çok iyi Osmanlıca bilir ve tiyatrosunda öğrenci indirimi uygulamaz. Bir ayrıntı daha kızlarından birine kendi adını vermiştir. Trt'de küfür edebilmiş kişi. 26 şubat 1951 tarihinde samsun çarşamba doğumludur. Kanada da bir davetin ortasında hatun tokatlamış (hatun hakketmiştir. Hikayeyi sonra yazarım), okuldayken (Galatasaray lisesi) kütüphanede cıngar çıkarmış insan.
Onu her şeyi ile tanımak gerekir. Bu adamı sevmek için de ölmesini beklemeyin. Kurduğu kelimeler, cümleler, neredeyse apayrı bir Türkçe edecek kadar geniş ve anlamalı.
Son iki ayrıntı; Günde en fazla beş saat uyuyan ve köpeğine problem ismini takan sanat insanı.
PROF. NADİDE CAMUKOVA
Şimdi 29 yaşında olan Camukova Babasının görevi dolayısıyla Moskova'da doğmuş. Aslen bir Dağıstan (Kıpçak-Kumuk) Türk'ü. Üzerinde defalarca bilimsel araştırmalar yapılan Camukova'ya birçok kez IQ testi uygulandı. Çıkan sonuçlar Camukova'nın süper zeka olduğundan emin olan bilim adamları için bile şaşırtıcı oldu. (200 üzerinden) 199.37 IQ ile şu anda dünyanın en üstün zekálı insanı unvanını taşıyor. Einstein'dan bile daha akıllı. Fakat resminde de gördüğünüz gibi çok da güzel sayılmaz. Yani benim ideal için bir hatun sayılmaz. Aslında yaşı da uygundu...
Neysem ne. 14 yaşına kadar Moskova’da yaşayan, daha sonra Dağıstan'ın başkenti Mahaçkale'ye yerleşen Camukova'nın farklılığı, henüz bir yaşındayken doktor olan annesi tarafından fark ediliyor ve sekiz kişilik seçilmiş öğrenciler arasında okuması sağlanıyor.
Her adımı bir rekor...
2 yaşında okuma-yazmayı öğrendi.
3,5 yaşında ilkokula başladı.
4 yaşında Das Kapital ve Kuran-ı Kerim'i aynı anda, Rusça ve Arap dillerinde ezberledi.
8 yaşındayken ilk ve ortaokulu bitirmişti bile.
9 yaşında felsefi konuları içeren, "Özel Düşünceler" adındaki ilk kitabını yazdı.
11 yaşında aynı anda iki liseyi birden birincilikle bitirdi. .
14 yaşındayken yine aynı anda Moskova Devlet Üniversitesi tarih bölümü ve Dağıstan Devlet Üniversitesi edebiyat bölümünü birincilikle bitirdi.
15 yaşında iki üniversitede birden doktoraya başladı.
25 yaşında hem tarih hem de edebiyat profesörü oldu.
Toplam 24 kitabı yayınlandı. (daha henüz hiçbirisini okuyamadım)
Rusça, Türkçe, Arapça, İngilizce, Farsça, Almanca ve Fransızca biliyor.
Nadide fotoğraf çeker gibi kitap okuyor ve 300 sayfalık bir kitabı iki saatte anlayarak bitirebiliyor. Okuduğunu da hiç unutmuyor. Fosfor düşmanı.
Aşağıda ki beyanını yorumsuz olarak bilgilerinize sunuyorum; "Yaşıtlarımla hiç arkadaşlık yapamadım; çünkü okulda herkes benden büyüktü... Normal insanların yaptığı şeylerden zevk almıyorum: Bir kere dahi diskoya gitmedim. Bugüne dek sadece iki film izledim çünkü daha baştan hikâyenin nereye varacağını anlıyorum... Günde ancak dört saat uyuyabiliyorum, fazlası başımın ağrımasına yol açıyor... Hiç erkek arkadaşım olmadı; aşk nedir bilmem... Bugüne dek hiç ağlamadım, bağırmadım. Hiçbir şey beni heyecanlandırmaz..."
Camukova aksansız sarih bir Türkçe ile konuşuyor.
Bonus olarak sizlere bir de anekdot; Moskova müftüsü komşuları imiş. bir gün çaya davet etmişler. müftü, Sinbad'ın maceralarını Arapça'dan Rusça'ya tercüme ediyormuş. Ara vermiş, o arada Nadide kitabı eline almış ve Arap alfabesi ile okumaya başlamış. Müftü hayretler içinde kalmış ve Nadide'ye iki üç gün Arapça ve Kuran dersi vermiş. iki ay sonra Nadide hafız olmuş.
HAMZA YERLİKAYA
19 yaşındayken Avrupa, dünya ve olimpiyat şampiyonluklarının hepsini birden yaşamıştır. Eşine benzerine rastlanmamış bu başarı sonucu fila ona meşhuuur Karalin'e bile layık görmediği bir ünvan verdi: "asrın güreşçisi". Bugün (sene 2006) 29 yaşında... Hep kazanan bir sporcu olmasına karşın seçmelerde hep ona zorluk çıkarıldı. Hiç tınmadı,78 kiloda da 86 kiloda da şampiyonluklarına devam etti.
49.Dünya büyükler grekoromen güreş sampiyonasında şampiyon olarak 3.dünya sampiyonluğunu kazanmış olan asrın güreşcisi
ayrıca 2 olimpiyat ve 7 de avrupa şampiyonluğu bulunuyor. İnsanında daha ne kaldı ki diyesi geliyor...
Gazetelerde attığı ters taklayla manşetlere taşındığı zaman ancak (o da bir nebze )tanınan güreşçimiz...
"Bir güreşciye mayo bu kadar mı güzel oturur" dedirten milli sporcu. Efendiliği ile de taktirleri kazanmıştır.
Kazandığı avrupa şampiyonası sonucu sevinmeyi bırakıp güreşen arkadaşına taktik vermesi onun kendisini değil ülkesini düşündüğünün en büyük göstergesidir...
Lösemi hastası küçük kardeşi Mikail onun en büyük motivasyonu, hatta güreşme sebebidir. Kardeşinin tedavi masraflarını karşılamak için bir ara madalayalarını satmaya başladığı bile söylenmiştir...
Seçmelerde defalarca hakkı yenen, üstelik hakem mafyasına alttan alttan destek veren şebelek spor bakanının da hatırladığım kadarıyla "yeni yüzlere ihtiyaç var" gibisinden ettiği laflara rağmen güreşin zirvesinde kalabilen sporcu...
Bu başarılarının yüzde birini futbolda gösterse idi eminim şimdi büyük bir şöhreti ve çok parası olurdu...
|
|
|
umitkenanbingol@gmail.com
|
|