GILGAMIŞ DESTANI

 

  Çeviren: Muzaffer Ramazanoğlu

 

  :::::::::::::::::

 

  Hümanizma ruhunu anlama ve duymada ilk aşama, insan

varlığının en somut anlatımı olan sanat yapıtlarının benimsenmesidir.

Sanat dalları içinde edebiyat, bu anlatımın

düşünce öğeleri en zengin olanıdır. Bunun içindir ki bir ulusun,

diğer ulusların edebiyatlarını kendi dilinde, daha doğrusu

kendi düşüncesinde yinelemesi; zeka ve anlama gücünü

o yapıtlar oranında artırması, canlandırması ve yeniden

yaratması demektir. İşte çeviri etkinliğini, biz, bu bakımdan

önemli ve uygarlık davamız için etkili saymaktayız. Zekasının

her yüzünü bu türlü yapıtların her türlüsüne döndürebilmiş

uluslarda düşüncenin en silinmez aracı olan yazı ve onun

mimarisi demek olan edebiyatın, bütün kitlenin ruhuna

kadar işleyen ve sinen bir etkisi vardır. Bu etkinin birey ve

toplum üzerinde aynı olması, zamanda ve mekanda bütün

sınırları delip aşacak bir sağlamlık ve yaygınlığı gösterir. Hangi

ulusun kitaplığı bu yönde zenginse o ulus, uygarlık dünyasında

daha yüksek bir düşünce düzeyinde demektir. Bu

bakımdan çeviri etkinliğini sistemli ve dikkatli bir biçimde yönetmek,

onun genişlemesine, ilerlemesine hizmet etmektir.

Bu yolda bilgi ve emeklerini esirgemeyen Türk aydınlarına

şükran duyuyorum. Onların çabalarıyla beş yıl içinde, hiç değilse,

devlet eliyle yüz ciltlik, özel girişimlerin çabası ve yine

devletin yardımıyla, onun dört beş katı büyük olmak üzere

zengin bir çeviri kitaplığımız olacaktır. Özellikle Türk dilinin

bu emeklerden elde edeceği büyük yararı düşünüp de şimdiden

çeviri etkinliğine yakın ilgi ve sevgi duymamak, hiçbir

Türk okurunun elinde değildir. 23 Haziran 1941.

 

  Milli Eğitim Bakanı

 

  Hasan Ali Yücel

 

  :::::::::::::::::

 

  SUNUŞ

 

  Cumhuriyet'le başlayan Türk Aydınlanma

Devrimi'nde, dünya klasiklerinin Hasan Ali Yücel

öncülüğünde dilimize çevrilmesinin, kuşkusuz

önemli payı vardır.

 

  Cumhuriyet gazetesi olarak, Cumhuriyetimizin

75. yılında, bu etkinliği yineleyerek, Türk

okuruna bir "Aydınlanma Kitaplığı" kazandırmak

istedik.

 

  Bu çerçevede, 1940'lı yıllardan başlayarak

Milli Eğitim Bakanlığı'nca yayınlanan dünya

klasiklerinin en önemlilerini yayınlıyoruz.

 

  Cumhuriyet

 

  :::::::::::::::::

 

  ÖNSÖZ

 

  Nipur'da Assurbanipal'ın kitaplığında ve Etilerin

başkenti Boğazköy'de ele geçen Gılgamış destanı, eski

doğu dünyasında yüzyıllarca tanınmış, her yerde yankılar

uyandırmış, insanlığın ilk yazın örneklerinden biridir.

 

  Eski Doğu dünyasının kültür dillerine çevrilmiş

olan bu yapıt, bulunduğu andan bu yana, Avrupa bilginleri

arasında büyük bir ilgi uyandırmış, Almanca, İngilizce

ve Fransızca'ya çevrilmiştir. Bu üç dilde çeşitli çevirileri

bulunan yapıtı, ülkemizin yazın kültürü bakımından

yararlı bulduğumdan, ben de Türkçe'ye çevirdim.

Dr. Albert Schott'un da birçok yerde yanıldığını sezdiğimden,

çeviriyi bitirdikten sonra, Dil ve Tarih-Coğrafya

Fakültesi profesörlerinden üstat Landsberger'e

göstermeyi uygun buldum. Özellikle Sümerce, Babilce

ve Asurcadaki bilgisi ve yetkesi dünyaca bilinen sayın

üstattan yapıtı özgün metinle karşılaştırarak düzeltmesini

rica ettiğimde, hiç duraksamadan, hemen işe başlamamızı

söyledi. Yapıtın elden geldiğince doğru ve asıl

metne bağlı bir çevirisini yapabilmek amacıyla üstat

elinden geleni esirgemedi. Dahası, yapıtı Schott'un çevirisini

temel alarak, özgün metinden yeni baştan çevirdi.

Değerli zamanının çoğunu esirgemeyen üstat, yapılan

çeviride destansal anlatıma bağlı kalmamı, bana

hep salık verdi. Ben de onun söylediklerine uyarak yapıtın

anlatımını elimden geldiğince değiştirmemeye çalıştım.

Onun için okurlar oldukça ilkel bir anlatımla karşılaşacaklardır.

Üç bin yıldan uzun bir süre önce yazıya

geçirilen bir yapıtın anlatımının bugünkü anlatımdan

ayrı olacağını, çeviride doğallıkla daha ilkel bir anlatım

kullanılması gerektiğini, okurlar da elbette anlayacaklardır.

 

  Prof. Landsberger, Gılgamış destanını özgün metinden

çevirmekle kalmamış; bunun birçok yerlerini

açıkladığı gibi, ayrıca bir de giriş yazmıştır. Böylece

benim istediğimden çoğunu yaparak dileğimi yerine getiren

sayın profesöre teşekkürlerimi sunmayı bir görev

bilirim.

 

  Muzaffer Ramazanoğlu

 

  :::::::::::::::::

 

  GİRİŞ

 

  I.

 

  Gılgamış destanı, Babillilerin ulusal destanıdır.

Destanın bu nitelemeye hak kazanmasının nedeni, ulusun

her bireyine seslenmesinden; destan kahramanının,

halkın erkeklik ülküsünü en özlü biçimde canlandırmasından

ve insan yaşamı sorununun destanda büyük bir

yer tutmasından ileri gelmektedir. Babilliler bu destanla,

Yunanlıların ulusal destanları İlyada'yı oluşturmasından

çok önce, eski kavimlerde görülmeyen bir yapıt yaratmışlardır.

Mısırlılar da, Etiler de Gılgamış ayarında

bir destan yaratamamışlardır. İsrailoğullarının dünya tarihinde

bıraktıkları etkiye karşın, büyük öykülerinde, bu

destanlarda görülen görkem ve deyiş yoktur. Önasya'da

Babillilerden başka destan tekniğini geliştiren biricik kavim

Fenikelilerdir. Fakat bunların destanları da, yüksek

bir sanat yapıtı izlenimi vermediği gibi, Babillilerin destanlarındaki

derinlik ve güzellikten de yoksundur. Babillilerin

bu farklı sanat gücünü gösterebilmeleri, kendilerine

miras kalan düşünceyi verimli bir biçimde kullanabilmiş

olmalarındandır. Sümer düşlemi, görkemli

mitolojik biçimler yaratmıştı. Bunlar, zengin düşlemlerini

işletip gerçekleştirerek büyük destan biçimini yaratmışlardı.

 

  II.

 

  Bu şiirin güzelliğine, derinliğine girebilmek bizce

çok zordur. Bunu yapmak istersek, o zaman büsbütün

yabancı bir kavrayışa, bambaşka bir evrene dalmak zorunda

kalırız. Bundan başka destan elimize kırık bir

yontu gibi geçmiştir. Destanın en önemli bölümleri eksiktir.

Sonra, sağlam kalan bölümlerde de dizelerin ya

başları ya da sonları yoktıır.

 

  Akatça dilbilgisinin, sözlük bilgisinin araştırılmasında

bugüne dek elde edilen ilerlemelere karşın, kimi

parçaların asıl anlamları hala bilinemiyor. Çevirmen sık

sık metin onarımı ve düzeltmeler yapmak zorunluğunu

duymuştur. Her yerde yaptığı bu onarım ve düzeltmelerin

nerelerde olduğunu da gösterememiştir. Onun için, yapılan

çeviride metnin aslı bazan silik kalmıştır. Destanın

başından sonuna, okurun anlamasına engel olan noktaları

saymış olduğumuza ve yapıtı anlamak konusunda çaba

göstermesini ayrıca kendisinden dilediğimize göre, şiirin

sanat ve düşünce bakımından göstereceği değeri, okurun

anlayıp beğeneceğinden kuşkumuz yoktur

 

  Biz, bu şiirsel metnin İsa'dan önce aşağı yukarı

1250 yıllarına bağlanan en son yazmasını temel aldık.

Şiirin son özgün yazmasıyla ilgili elimize geçmeyen eksik

parçalarını, eski metne ve Hititçe yazmasına göre

onardık.

 

  Gılgamış destanının oluşumunda üç gelişme evresi

vardır:

 

  1. Sümerce yazma: Bunun tarihi, İsa'dan önce 2000

yıllarıdır. Bu Sümerce yazma elimize eksik olarak geçmiştir.

Anlaşılması da güçtür. Konu, bütünlük gösteren

bir destan biçimine sokulmamıştır. Gılgamış'ın başından

geçen birçok şey anlatılmaktadır. Bu destansal öykülerin

kimileri, bize Gılgamış'ın, bir zamanlar Güney

Babil sınırları içinde olan eski kentlerden Uruk'un beyi

olduğunu, Kuzey Babil kentlerinden Kiş kralı Agga'ya

karşı savaştığını anlatmaktadır. Bu yazmada, Gılgamış'ın

tarihsel bir kişilik olarak gösterilmesi olgusuna,

son yazmalarda raslanmaz. Bununla birlikte, kahramanın

Uruk'a sıkı sıkıya bağlı kaldığı, sonraki yazmalarda

da belirtilir. Gılgamış, Uruk surunun kurucusu

olarak tanınmaktadır. En son yazmanın ozanı, okurunu

sanat yapıtı olan bu suru gözden geçirmeye çağırır; surun

üzerinde Gılgamış'ın yazıtını okutmakla da bu yiğitin

gerçekten yaşadığını kanıtlamak ister. Eski yazmalardaysa,

Gılgamış tümüyle bir söylenceler dünyasında

yaşar. Gılgamış'la ilgili öykülerin kökenleri Sümerce

yazmada da görülür. Örneğin, gökyüzünün boğasıyla

olan savaşı, dev yapılı Huvava'yı öldürmesi gibi. Yine

Sümerce yazmada, Engidu, Gılgamış'ın hep yanındadır;

ama sonraki yazmaların tersine, onun eşit bir yoldaşı,

arkadaşı olmayıp, sadık bir kölesidir. Sümerce yazılan

Gılgamış destanının büyük bir bölümü, yeni yazmada

görülemez. Örneğin, Gılgamış'ın kendi ecesi tanrıça İştar

için yaptırmak istediği göz kamaştırıcı tahtın kerestesini

sağlamak amacıyla korkunç cinlerin koruduğu

cins bir ağacı nasıl kestiğini, yeraltı dünyası tanrıçasının

bunu kıskanıp kesilen ağacı yeraltından yeryüzüne

açtığı bir yarıktan cehenneme nasıl düşürdüğünü, Gılgamış'ın

kölesi Engidu'nun bir hileyle bunları nasıl yeniden

yeryüzüne çıkardığını anlatan öykü, son yazmada

bulunmaz. Yalnızca bu öykünün içerdiği yeraltı dünyasının

şaşırtıcı gelenekleriyle, kurallarıyla ilgili bilgi,

yapıtı yazıya geçireni öylesine ilgilendirmiştir ki, destanın

bütün dünya bilgilerini içermesi gerektiğini düşünerek

Engidu'nun yeraltı dünyasına gidişini, öykünün

bütününden ayırıp, sözcüğü sözcüğüne yapılmış bir çeviri

olarak destana eklenmiştir. İşte bu başarı, destanın

12'nci tabletini ortaya çıkarmıştır. Okurlarımız bu 12'nci

tableti gözden geçirmekle eski Sümerlerin, Gılgamış'ın

yiğitlikleriyle, ünüyle ilgili ne düşündüklerini, ne

düşlemlediklerini anlamış olacaklardır.

 

  2. Eski Babil yazması: Bu yazma, Hamurabi zamanında

(M.Ö. 1800 yıllarında) yazılmıştır. Elimize üç

tableti eksik olarak geçmiştir. Bununla birlikte, söylencenin

tarihsel evrelerini açıkça göstermeye yeter. Ozan,

Sümer yazmasından, halkın dilinde dolaşan masallardan

yararlanarak, tümüyle serbest bir yöntemle, Gılgamış'ın

sonsuz yaşamı arama destanını yaratmıştır. Gılgamış

destanı da, ozanın elinde, bizim Faust'a benzer dediğimiz

şiirin özelliğini, yani 'sorunsal şiiri' özelliğini kazanmıştır.

Destan, insan yaşamının bütün yorgunluk ve

güçlüklerinden doğan sorunlarını yanıtlamak için yazılmıştır.

Yanıt, son derece kötümserdir; bütün emekler

boşunadır. İnsan yaşamının bütün karışıklığı içinde parlayan

tek şey, dostluktur. Bu değer, kadın aşkına karşı

derin bir nefretin tersi oluyor. Ne yazık ki bu değer de

ölümlüdür. Çünkü tanrıların yönettiği, ama sonsuz düzene

bağlı olan alın yazısının gücü, en parlak dostluğu

bile yıkar, bitirir. Ölümün de ortadan kaldıramadığı dostluk,

hep insanı boş yere uğraştıran alın yazısına olan inanç,

bu bulanık destan havasında tek olumlu noktayı

oluşturmaktadır. Bu düşüncenin derinliği, ozanın ortaya

koyduğu konunun biçimiyle tam bir karşıtlık durumundadır.

Şiir, en basit bir halk şiiri deyişine sokulmuştur.

Ozan dizelerinde "bahri recez" (1) kullanmıştır. Destanın

yapısı çok açıktır. Olayların akışı, dramatik birtakım

kurallara bağlanmıştır. Kahramanlar, güçlerinin her

ölçünün sınırını aştığı sırada, yazgılarının birdenbire

değiştiğini görürler. Bu düşüş, gökyüzü boğasının öldürülmesinden

sonra olur. Bunu Engidu'nun ölümü ve

Gılgamış'ın boş yere sonsuz yaşamı araması izler.

 

  Destanda egemen olan ana düşünceyi, bunun kalıba

sokuluşunu, öykünün akışına katılan kişilerin seçimini,

değişik kişiliklerin taşıdıkları özellikleri, kişilerin

oynadıkları karşılıklı oyun biçimini, bu eski Babilli ozan

bulmuştur.

 

  3. Destanın son bölümünün oluştuğu tarihi kesin

olarak söyleyemeyiz. Bu tarihi 1250 olarak kabul edersek;

o zaman kilise örneksemesine (canonisation analojisine)

uymuş oluruz; çünkü 1250 tarihinde Babillerin

bilimleri, yazınları doruk noktasında, kesin biçimini

almış durumdadır.

 

  Gılgamış destanının en son ozanı, Kassitler çağında

yaşamış olan Sin-lekke-unnini adında bir sanatçıdır.

Bu ozan, yapıtı, bilerek basitleştirilmiş olan biçiminden

kurtarıp, çok sanatlı bir kalıba koymuştur. Yapıtın çağdaşlaştırılması

her bakımdan eski ozanın amaçlarına

bağlı kalınarak yapılmış; ama konu, her bakımdan zenginleşmiş,

incelmiştir.

 

  Bu son sanatçının yapıta yepyeni örgeler (motifler)

ekleyip eklemediği, bugün için belli değildir. Belki yapıta,

11'inci tabletin içerdiği tufan öyküsünü karıştırmıştır.

Ozan bu konuyu, eski Babillilerin başka bir destanından,

yani 'Atarharis' destanından almış olabilir.

 

  Tufan öyküsü ve Nuh'un (2) tufandan kurtulduktan

sonra ölümsüzlüğü elde etmesi düşüncesi, tümüyle

Sümerlerin malıdır.

 

  III.

 

  Gılgamış destanındaki kişilikler, Tanrılarla insanlar

arasında bulunan kahramanlardır. İşte bu durumda

trajik bir düşmanlık ortaya çıkıyor. Ölüm sorununun bu

gibi kişiliklerde, başka kimselere göre, daha yeğin, daha

acı verici bir nitelik aldığı göze çarpıyor.

 

  Bu kahramanların doğrudan doğruya işlerine karışan

tek tanrıça, Gılgamış'a aşık olan İştar'dır. Bu tanrıça

kışkırtıldığından, her iki kahraman günahlı sayılıyor.

Bu günahlılık yüzünden de yeniden trajik bir düşmanlık

doğuyor. Fakat ozan, bu günahı ciddi bir günah saymamıştır.

Çünkü ozan, kahramanların davranışlarında

günah olacak bir yan bulmamaktadır. Şair, Engidu'yu

işlediği günahtan dolayı değil, raslantısallıkla, eski tanrıların

kurdukları düzene karşı geldiği için öldürmüştür.

 

  Ozanın tanrılara karşı davranışı, özellikle tufan öyküsünde

göze çarpar. Burada tanrılar, yakılan adak tütsülerin

kokusunu almakta büyük bir hırs gösteriyorlar.

Ana tannça İştar ise bir kocakarı gibi çene çalıyor, düşünmeden

yaptığı kötülük, Ea'nın kurnazlığıyla gideriliyor.

Tanrılar iki kümeye ayrılıyorlar. Tanrı Enlil, her

iki yan arasında arabuluculuk yapıyor.

 

  Ozanın saygı gösterdiği biricik tanrı, Gılgamış'a

yol gösteren Güneş Tanrısı'dır. Ozan saygıyla karışık bir

korku içinde, bilinmeyen bir geçmişte tanrıların kendi

kendilerine ve insanlara koydukları değişmez yasalardan

söz ediyor. Ama ozanın bu konuda ileri sürdüğü düşünceler,

acı olaydan kendisini kurtaramayan yazgıya

boyun eğmekten başka bir şey değildir. Homeros'ta olduğu

gibi, tanrılar insanların yaşamlarını yukarıdan yönetiyorlar,

ama bunlar hırslarının ve kurdukları düzenlerin

etkisi altındadırlar. Buna karşılık insan kahramanlar

(Gılgamış ve Engidu), davranışlarıyla taşkınlık yapan

birer suçsuz çocuk gibidirler.

 

  Gılgamış, öykünün ilerleyişi sırasında, derece derece

her şeyi bilen bir kişi olarak göze çarpar. Gördüğü

işlerin hepsi, hep hesaplı, akıllıca verilen kararlardan

doğmuş değildir. Birinci kez içgüdüsüyle harekete geçiyor;

her zaman da başarılı oluyor. Çünkü tanrılar kendisine

yardım ediyorlar. İkincisinde yine içgüdüsüyle

davranıyor; bunda başarısızlıklarla karşılaşıyor. Çünkü

destanda görülen sonsuz düzene ve yasaya karşı savaşıyor.

Bu başarısız savaşın sonunda dünya gezisinden dönen

Gılgamış, Babillilere her şeyi anlatan, her şeyi bilen

bir Bilgelik Tanrısı olarak görünüyor. Ama sonraki

kuşaklar, Gılgamış öyküsünün büsbütün kötümser ve hiç

kimseyi doyurmayan bir sonla bitmesini beğenmiyorlar.

 

  Sonraki Gılgamış söylencesinde, Gılgamış sonunda

ölür. Ama yeraltı dünyasında en yüksek konumu alır.

Bu konum, ölüler mahkemesinin başyargıçlığıdır. O, cehennemde,

yeryüzünde kendisinin koruyucusu olan Güneş

Tanrısı adına yargılar. Böylece Gılgamış'ın kişiliğini

göz önüne getirirsek, onun özyapısını, özyapısının

gelişme çizgisini elden geldiğince anlatmış oluruz.

 

  Tanrılar dışında, destanda rolü olan öteki kişiler

yumuşak çizgilerle çizilmiş olmakla birlikte, olağanüstü

bir özyapıya ya da bu özyapının gelişmesine bağlı değillerdir.

Örneğin orospu, mesleğinin herhangi bir özel

yanını temsil ediyor. Bir doğa çocuğu olan Engidu, tümüyle

ayrı bir yöntemle betimleniyor. Bu doğa çocuğunun

orospudan aldığı insansal zevkten sonra, birlikte yaşadığı

hayvanlar kendisinden tiksinip uzaklaşıyorlar. Bu

sahne, destanın en etkili, en güçlü noktasıdır.

 

  Engidu'nun yiğitliklerinde bir olağanüstülük yoktur.

Çünkü o da herhangi bir yiğit kişi gibi davranmıştır.

Bununla birlikte, ozan bütün bu Engidu söylencelerinden

küçük bir tragedya yaratmaya kalkmıştır.

 

  Tanrıların yazdığı kara alın yazısının sonucunda

amansız bir derde düşen Engidu, kendi kendisine yazıklandığı

gibi, onu yabanıllıktan kurtaran, insanlar arasına

sokan kimselere de ayrıca ilenmekten kendini alamıyor;

hayvanlarla yaşadığı günlerin özlemini çekiyor. Ancak

Güneş Tanrısı, kendisinin insanlar arasına karışmasının

ve böylece kazandığı ünün, ölümünden sonra da

sürmesinin boş bir değer olmadığını söyleyerek, onu

avutuyor.

 

  Bu Engidu dramı, büyük Gılgamış dramının bir yan

öyküsü olarak doğmuştur. Gılgamış'ın büyük figürüne

karşı, drama katılan bütün kişilikler ikinci planda kalırlar.

Ozan amacına ulaştıktan sonra, bu kişiliklerin hepsi

sahneden çekilir ve bir daha kendilerini göstermezler.

Oğlunu özenle, öğütlerle, kutsamalarla yola uğurlayan

anası bile, onun dönüşünde artık görünmez. Böylece

destan, yalnızca insan yaşamının akışı, insan yaşamının

büyük bir simgesi olarak ortaya çıkar.

 

  Ord. Prof. Landsberger

 

  :::::::::::::::::

 

  GILGAMIŞ DESTANI

 

  :::::::::::::::::

 

  BİRİNCİ TABLET

 

  Yerin dibindeki suyun kaynağını görenin öyküsünü

dinle, yurdum! Dünyada her şeyi bilen adamın adını

ünlendireyim: onun görmediği hiçbir şey yoktur. Dünyanın

bütün bilgeliklerini bilip torunlarına bırakan bir

adamdır. Gizleri görüp bunların perdesini yırtan bir

adamdır. Tufandan önce olanın haberini getirdi. Uzun

yoldan gelip yorgun düştü; ama gücünü yitirmedi. Bütün

çektiklerini bir anıt taşına kazıdı.

 

  Uruk'un dört bir yanına duvar çektirdi. Kutsal Eanna'nın (3)

ve temiz hazinenin duvarına bak! O duvar,

didilmiş yünden örülen bir urgan gibidir. Onun köşe

burçlarını da gözden geçir! Onun eşini hiç kimse yapamaz.

Ta öteden beri orada duran taş merdivenden yol alıp

İştar'ın oturduğu E-anna tapınağına yaklaş! Sonradan

gelen hiçbir kral onun eşini yapmadı.

 

  Uruk duvarının üstüne çık! İleri yürü! Temeli gözden

geçir! Tuğla duvarı incele. Acaba bunun tuğlaları

pişmiş (4) değil midir? Temeli yedi bilge kurmamış mıdır? (5).

 

  (Burada 25 satır eksiklik vardır. Bu eksiklik Etice

yazmadan aşağıdaki biçimde tamamlanabilir.)

 

  Ulu Tanrı Gılgamış'ı en yetkin biçime soktu. Bütün

tanrılar, ona en iyi erdemleri vermek için birbirleriyle

yarış ettiler. Güneş Tanrısı ona, erdemin en yükseğini,

yeraltındaki tatlı su okyanusunun tanrısı Ea, bilgeliği

bağışladı (6). Büyük tanrılar Gılgamış'ı şu ölçüde

yarattılar: Boyunun uzunluğu on bir endaze, göğsünün

genişliği dokuz karış (7).

 

  (Gılgamış'ın bedeninin betimlemesini son yeni Babil

yazmasında korunmuş olan

ufacık bir parçadan, aşağıdaki gibi tamamlamaya

çalışabiliriz.)

 

  Adımlarının genişliği ... idi. Sakalı yanaklarından

aşağı uzamıştı. Güzel bıyıkları vardı. Başındaki saçlar

gürdü. Bedeni her bakımdan ölçülüydü.

 

  Onda üçte iki tanrılık, üçte bir insanlık vardı. Gövdesi

pek iriydi.

 

  (Altı satır eksik.)

 

  Bütün ülkeleri dolaştıktan sonra Uruk kentine vardı.

Uruk caddelerinde kurumundan kafasını dik tutuyordu.

Caddelerde yabanıl bir boğa gibi böğürürdü. Eşsizdi.

Silahları kalkıktı. İnsanlara dirlik vermemek için eli

durmazdı. Dirliksizliği yüzünden Uruk halkı gittikçe

eksildi.

 

  Gılgamış, oğulu babaya bırakmaz, gece gündüz kudurup

sağa sola çatardı. Gılgamış ağılı bol (8) Uruk'un

ne biçim çobanıdır? (9)

 

  Öylesine güçlü, üstün, bilgiç, bilge olan bir kral,

oğulu babaya, sevileni sevene, kocayı karıya hiç bırakır

mı?

 

  Gılgamış'ın savaşçılarının kızları, erlerin karıları,

bundan ötürü tanrıların huzurunda ağlayıp sızlandılar.

Bunların ağlayıp sızlanmalarını tanrılar dinlediler. Gökyüzünün

tanrıları da, Uruk kentinin baştanrısı Anu'ya

başvurarak şöyle dediler:

 

  "Sen, ipe gelmez, yabanıl, vahşi boğayı, Uruk halkını

tedirgin etmek için mi yarattın? Eşsizdir. Silahları

kalkıktır. İnsanlara dirlik vermemek için eli durmaz.

Gılgamış, oğulu babaya bırakmaz. Gece gündüz kudurup

sağa sola çatar. Gılgamış ağılı bol Uruk'un ne biçim

çobanıdır?"

 

  Öylesine güçlü, üstün, bilgiç, bilge olan bir kral

oğulu babaya, sevileni sevene, kocayı karıya hiç bırakır mı?

 

  Gılgamış'ın savaşçılarının kızları, erlerinin karıları

bundan ötürü ağlayıp sızlandılar. Bunların ağlayıp, sızlanmalarını

büyük Gök Tannsı dinledi. (10)

 

  Büyük tanrıça Aruru (11) çağırıldı:

 

  "Ey Aruru, sen büyük Anu'yu yarattın. Şimdi onun

rakibini yarat! O istediği denli Gılgamış'a karşı dursun.

Bu iki yiğitin birbirlerine karşı güçlerini ölçmelerinden

Uruk şehri soluk alsın!"

 

  Tanrıça Aruru bunu duyar duymaz Gök Tanrısının

rakibini kalbinde yarattı. Aruru ellerini yıkadı; bir parça

çamur koparıp yazıya attı. Ve yazıda yiğit Engidu'yu

yarattı. Çamurdan yaratılan Engidu, demir gibi sertti

(12). Bütün gövdesi kıllarla kapkara olmuştu. Kadın gibi

uzun saçları vardı. Saçının lüleleri tıpkı buğday başağı

gibi filizlenmişti.

 

  O, insan ve kent yüzü görmemişti. Üzerinde, yazının

hayvanları gibi bir giysi vardı. Bu durumda ceylanlarla

ot yiyor, yabanıl hayvanlarla itişe kakışa suvata

(13) iniyor; suyun kalabalığıyla (14) gönlü açılıyordu.

 

  Günün birinde suvatın karşı yakasında bir avcıya,

bir tuzak (15) kurana rasgeldi. Birinci, gün, ikinci gün

ve üçüncü gün suvatın karşısında ona rasladı. Onu gören

avcının yüzü dondu; hayvanlarıyla olduğu yerde

saklandı; korkudan titremeye tutuldu; sesi soluğu kesildi,

içini sıkıntı bastı; çehresini bulut kapladı; gönlünü

gam, üzünç sardı; yüzü uzun yolculuk yapan bir yolcunun

yüzüne döndü.

 

  Avcı, konuşmak için ağzını açıp babasına dedi:

 

  "Baba, dağdan bir adam geldi. Bu yörenin en güçlüsüdür.

Gökten inen yoğun cevhere (16) benzer. Gücü

büyüktür, hep dağda dolaşıyor. Her zaman yabanıl hayvanlarla

ot yiyor. Ayağı suvatın karşı yakasından hiç eksilmiyor.

Korkudan ona yaklaşamıyorum. Açtığım çukurları (17)

doldurdu. Gerdiğim ağları yerden koparıp

çıkardı. Kırın kalabalığını, (18) avı elimden kaçırıyor,

kırdaki işime engel oluyor."

 

  Babası konuşmak için ağzını açıp avcıya dedi:

 

  "Biliyor musun oğlum, Gılgamış Uruk'ta oturuyor.

Onu yenecek kimse yoktur. Gökten inen yoğun cevhere

benzer. Gücü büyüktür. Ona, krala yüzünü dön! Güçlü

adam hakkında ona bilgi ver. O sana bir fahişe versin.

Onu kıra götür. O kadın, bu adamı orada, güçlü bir

adam gibi yensin. Yabanıl hayvanlar suvata yaklaştıklarında,

o kadın giysisini atsın ve o da zevke dalsın.

 

  Kadını görür görmez, ona yaklaşacaktır: Fakat kırlarda

onunla birlikte yürüyen hayvanlar, onu yadsıyacaklardır."

 

  Babasının öğüdü üzerine kalkıp, avcı yaya olarak

Gılgamış'a gitti. Yolunu tuttu, Uruk'un ortasında durdu:

 

  "Gılgamış, beni dinle ve bana öğüt ver! Dağdan

bir adam geldi. Bu, ülkenin en güçlü adamıdır. Gökten

inen yoğun cevhere benzer; gücü büyüktür. Her

zaman dağda dolaşıyor, hep yabanıl hayvanlarla ot yiyor,

ayağı suvatın karşı yakasından hiç eksilmiyor. Korkudan

ona yaklaşamıyorum. Açtığım çukurları doldurdu.

Gerdiğim ağları yerden çıkarıp kopardı... Kırın

kalabalığını, avı elimden kaçırıyordu. Kırdaki işime

engel oluyordu!

 

  Gılgamış, ona, avcıya dedi:

 

  "Ey avcı, git; yanında bir fahişe, bir orospu görür!

Yabanıl hayvanlar suvata yaklaştıklarında, kadın, giysisini

atıp şehvetini kabartsın; kırlarda onunla büyüyen

hayvanlar, onu yadsıyacaklardır."

 

  Avcı gidip yanına bir fahişe, bir orospu aldı. Bunlar

doğru gidecekleri yerin yolunu tuttular. Üçüncü günde

belli yere vardılar. Avcı ve fahişe yerlerine oturdular.

Bir gün, iki gün suvatın karşısında beklediler. Hayvanlar

gelip suvatta su içtiler. Su kalabalığı geldi (19) ve yüreği

rahatladı.

 

  Ne de olsa Engidu, dağda yaşadığı için, ceylanlarla

ot yiyor, su kalabalığıyla yüreği rahatlıyordu. Orospu

bunu, bu yabanıl adamı, kırda dolaşan bu cellat (20)

herifi görür.

 

  "Orospu! İşte budur. Göğsünü gevşet, kucağını zevkine

aç, dalsın! Korkma!. Onun saldırısını karşıla. Bir

kez seni görür görmez sana yaklaşacaktır. Üstünde yatması

için giysini aç. O yabanıla kadınlık becerini göster:

Kırlarda onunla büyüyen hayvanlar onu yadsıyacaklardır.

Onun tutkusu (21) senin üstünde zevke doyamayacaktır."

 

  Orospu, göğsünü gevşetti. Kucağını açtı. Ve o, kadının

zevkine daldı.

 

  Kadın korkmadı. Onun saldırısını karşıladı. Üstünde

yatması için giysisini açtı. Yabanıl adama kadınlık

becerisini gösterdi. Onun tutkusu kadının üstünde zevke

doymadı.

 

  Engidu, altı gün, yedi gece uyanık kalarak orospuyla

Allah'ın emri oldu. (22)

 

  ...(23)

 

  Engidu'yu gören ceylanlar mertleyip (24) kaçtılar.

Artık kırın hayvanları onun yanından uzaklaştılar. Hayvanların

ondan uzaklaştığı sırada, Engidu, bedeni bağlanmış

gibi ürperdi. Dizleri tutmadı. Engidu zayıf düştü.

Yürüyüşü eskisi gibi değildi.

 

  Sonra aklı başına geldi; işi anladı. Geri dönüp orospunun

dizlerine oturdu, onun yüzüne bakarak sözlerine

kulak verdi. Orospu ona, Engidu'ya dedi:

 

  "Engidu sen bilgesin, sen bir tanrı gibisin! Neden

bu kalabalıkla kırda dolaşıyorsun? Gel, seni Uruk'a;

Anu'nun, İştar'ın evi olan görkemli tapınağa götüreyim.

Gılgamış'ın olduğu yere, gücü tam olan adamın,

yabanıl boğa gibi insanlara zorbalık eden yiğitin yanına."

 

  Fahişenin bu sözleri Engidu'nun hoşuna gitti; bilge

gönlü bir arkadaşa gereksinim duydu. Engidu ona,

orospuya dedi:

 

  "Gel orospu, beni birlikte götür! Anu'nun, İştar'ın

evi olan görkemli tapınağa; Gılgamış'ın olduğu yere, gücü

tam olan adamın, yabanıl boğa gibi insanlara zorbalık

eden yiğitin yanına. Ben ona meydan okumak istiyorum.

Yiğit gibi konuşmak istiyorum. Uruk'a gidince

Uruk'un yazgısını değiştiririm. Kırda doğanın gücü yamandır!"

 

  "Gel, bırak gidelim. O, senin yüzünü görsün. Sana

Gılgamış'ı göstereyim. Onun nerede olduğunu çok iyi

biliyorum. Engidu, Uruk'a gel. Süslü kemerler kullanan

insanların yanına! Her gün orada bir bayram kutlanır...

Neşe yaratan genç oğlanların, görülmeye değer genç

kızların oldukları yere: Zevk onlardadır; tam neşe içindedirler."

 

  (Bir satır eksik.)

 

  "Engidu, sana yaşamı seven, acıdan zevk alan Gılgamış'ı

göstermek isterim. Onu gör, onun yüzüne bak:

O, erkek güzelidir. Tam güçlüdür; senden güçlüdür. Gece

gündüz dinlenmesi yoktur. Engidu, kıskançlığını bırak!

Ona, Gılgamış'a, sevgiyi Şamaş (25) gösterdi. Onun

aklını düşüncesini Anu, Enlil ve Ea (26) genişlettiler;

sen o dağdan gelmezden önce, Gılgamış seni düşünde

gördü; düşünü yorarak kalktı, anasına anlattı: "Aman

ana, ben bu gece bir düş gördüm. Bütün gücümle adamların

arasından geçip ileri gittim. Orada gökyüzünün

yıldızları birdenbire yere döküldüler. Göktaşı gibi yukardan

aşağı üstüme düştü. Onu kaldırmak istedim. Bana

ağır geldi, kımıldatmak istedim, kımıldatamadım. Uruk

halkı oraya toplandı. Erkekler onun ayaklarını öptüler

ve ben, o bir karıymış gibi, üzerinde ondan zevk

aldım (27). Orada kendi kendime zorladım. Onlar bana

yardım ettiler. Onu kaldırdım ve sana getirdim."

 

  Her şeyi öğrenen Gılgamış'ın anası, Gılgamış'a anlattı:

 

  "Gılgamış, bu açık bir şeydir. Kırda sana benzer biri

doğmuştur. Onu dağlar yetiştirmiştir. Senin onu görür

görmez, bir karıymış gibi üzerinde ondan zevk aldığın

adam, senden asla ayrılmayacaktır. Adamlar onun

ayaklarını öpecektir. Sen onu kucaklayacaksın. Onu bana

getireceksin! O, güçlü Engidu'dur. Dar zamanda arkadaşa

yardım eden bir yoldaştır. Ülkede en güçlü odur.

Güçlüdür. Gökten inen yoğun cevhere benzer. Gücü büyüktür.

Senin, karı gibi, üstünde zevk aldığın o adam,

senden hiç ayrılmayacaktır."

 

  Gılgamış uyumak için yattı ve başka bir düş gördü.

 

  Anasına anlattı:

 

  "Aman ana, başka bir düş gördüm. Karışık şeyler

gördüm. Uruk'ta yolun ortasında bir balta yatıyordu.

Bunun çevresine toplanmışlar; halk da oraya zorluyordu.

Bu baltanın görünüşü şaşırtıcıydı. Ona baktığımda

sevindim. Onu severek, bir karıymış gibi, onun üzerinde

ondan zevk aldım ve yanıma koydum."

 

  Bilge, bütün bilimleri bilen Ninsun (28), oğluna

dedi:

 

  "Gılgamış, senin o adamı görmenin, o bir karıymış

gibi onun üzerinde ondan zevk almanın anlamı, onu sana

denk tutacağımı gösterir. Bu, yine güçlü Engidu'dur,

dar zamanda arkadaşa yardım eden bir yoldaştır. Ülkede

en güçlü odur. Güçlüdür. Gökten inen yoğun cevhere

benzer, gücü büyüktür!"

 

  Gılgamış bir daha anasına dedi:

 

  "Bu, bana büyük bir pay olarak düşsün! Bir arkadaş

kazanmak isterim, bir yoldaş!"

 

  (Bir satır eksik.)

 

  Ve Gılgamış düşleri yordu.

 

  "Gel bakalım, yaş yerden kalk!"

 

  Fahişe böylece Engidu'ya anlattı. Hayvanların su

içtikleri yerde ikisi yalnız kalmışlardı.

 

  :::::::::::::::::

 

  İKİNCİ TABLET

 

  Engidu fahişenin karşısına oturdu. O, onun sözcüklerini

dinledi ve anlattıklarına kulak verdi. Kadının öğüdü

yüreğine işledi. Kadın bir giysi çıkardı: Birini ona

giydirdi, öbürünü kendisine alıkoydu; kadın onu bir ana

gibi elinden tutup çobanların sofrasına, hayvanların ağılına

götürdü. Onun, yurdu dağlar olan Engidu'nun, önceleri

ceylanlarla ot yiyen adamın, kalabalığın sütünü

emenin, şimdi önüne yemek koydular. O, utanarak gözünü

dikiyor, bakıyordu. Engidu ekmek yemesini bilmiyor,

içki içmesini anlamıyor!

 

  Fahişe ağzını açıp Engidu'ya dedi:

 

  "Engidu, ekmek ye! Bu, yaşamın koşuludur! İçki

iç! Bu, ülkenin göreneğidir!"

 

  Engidu, doyuncaya dek ekmek yedi. Yedi küp içki içti.

İçi açıldı, neşe buldu. Yüreğine açıklık geldi, yüzü parladı.

Kıllı, pis gövdesini sıvadı, kendi kendini yağladı (29),

insana döndü. Sonra bir giysi giydi, artık adam oldu.

 

  Arslanların üstüne yürümek için silahını aldı. Çobanlar

geceleri uykuya daldı. Kurtları yakaladı, arslanları kovaladı.

Eski bekçiler rahat ettiler. O, güçten üstün insan,

o erkeklerin bir tanesi Engidu, bunlara bekçi oldu.

 

  (14 satırlık boşluk. Engidu fahişeyle birlikte)

 

  Engidu, orospu ile eğlenirken gözlerini kaldırdı ve

bir adam gördü. Fahişeye seslendi: "Yosma! Adam buraya

gelsin! O ne diye geldi? Söyleyeceğini dinlemek

isterim!"

 

  Fahişe adamı çağırıp ona yaklaştı, ona dedi:

 

  "Adam, nereye acele ediyorsun? Yorulman neye yarar?"

 

  Adam ağzını açıp Engidu'ya dedi:

 

  "Benimle birlikte kız evine (30) gel! Nişanlı seçmek

için herkesin evi Uruk kralına daima açıktır. Nişanlı

seçmek için herkesin evi, Uruk kralı olan Gılgamış'a

daima açıktır. O, evlenecek olanlarla önce kendisi yatar,

sonra da koca (31). Tanrısal yasaya göre bu, tanrının

bir buyruğudur. Bu buyruk kendisine göbeğinin bağı

kesilir kesilmez verilmiştir" (32).

 

  Adamın sözü üzerine benzi sarardı...

 

  (Dokuz satırlık boşluk.)

 

  Engidu önden gidiyor, orospu onun arkasından.

 

  O, Uruk'a girince halk çevresine toplandı. Uruk'ta

caddenin ortasında durunca, insanlar başına biriktiler ve

ondan şöyle söz ettiler: "O, aşağı yukarı Gılgamış'a benzer.

Bedence daha ufaktır; ama, kemikleri onunkinden

daha güçlüdür.

 

  (Bir satır eksik.)

 

  Ülkede en güçlü odur. Güçlüdür. O, kalabalığın sütünü

emmiştir."

 

  (Bir satır eksik.)

 

  Zayıf yavrucuklar gibi ondan korkmalarına karşın,

adamlar rahatladılar, "O yiğite karşı, gösterişi yaman bir

yiğit alandadır. Gılgamış'a karşı tanrıya benzer, onun

(33) bir eşi alandadır! İşhara'ya (34) özgü bir yatak hazırlanmıştır.

Gılgamış'ın onun yanında kalması için. Bu

gece onunla 'Allahın emri' olacaktır" (35)

 

  Gılgamış yaklaştığında, Engidu caddenin ortasına

dikildi. Gılgamış'a yolu kapamak isteyip, onu yatak

odasına bırakmadı.

 

  (Yedi satır eksik.)

 

  Gılgamış kırda büyüyen, gür saçlı, ele avuca sığmaz

Engidu'ya baktı: Kendi kendisine yol açtı ve üstüne

yürüdü. Kentin alanında birbirleriyle karşılaştılar.

Engidu kapıyı ayağıyla kapayıp Gılgamış'ı içeri bırakmadı.

Bunun üzerine boğalar gibi böğürerek kapıştılar:

Kapının direklerini paramparça ettiler. Duvar yerinden

sarsıldı! Gılgamış ve Engidu, evet, boğalar gibi böğürerek

birbiriyle kapıştılar. Kapının direklerini paramparça

ettiler. Duvar yerinden sarsıldı! Gılgamış diz üstü

yere düşünce, öfkesi indi ve göğsünü geri çekti. Gılgamış

göğsünü çeker çekmez, Engidu ona, Gılgamış'a

dedi: "Anan olan, ağılın yabanıl ineği, Tanrıça Ninsun

(36), seni bir tane doğurdu. Başın adamların tepesini aşmıştır!

Enlil senin alnına insanların krallığını yazmıştır!

Gücün evrenin beylerinden üstündür."

 

  (On satırlık boşluk.)

 

  Birbirini öptüler ve arkadaş oldular.

 

  (Görünüşe bakılırsa bundan sonraki 14 satırlık boşluğun

sonuna doğru, Gılgamış'ın Engidu'yu, bir oğul

olarak kendi anasına götürmüş olmasından söz ediliyor.

Gılgamış, Engidu'dan şu biçimde söz ediyor.)

 

  "Ülkede en güçlü odur. Güçlüdür. Gökten inen yoğun

cevhere benzer, gücü büyüktür! Kimse karşısında

duramaz. Ona lütfunu göster."

 

  Gılgamış'ın anası oğluna dedi, Ninsun, yabanıl

inek, Gılgamış'a dedi:

 

  "Oğlum....

 

  (Üç satır eksik.)

 

  (Engidu'nun hep korumakta olduğu biçiminden

ötürü, Ninsun'un şaşkınlığını belli ettiği anlaşılıyor.

Bundan sonraki beş satırsa, Gılgamış'ın yanıtlarını

oluşturabilir.)

 

  "Onunla yukarı, aile ocağının kapısına gitti. O, bana

karşı pek çok kışkırtıldı. Engidu'nun babası ve anası

yoktur. Onun dağınık saçları hiç kesilmemiştir. O, kırda

doğduğundan kimse onu eğitmemiştir."

 

  Engidu orada durdu ve onun söylediklerini dinledi.

Gözleri yaşla doldu. Söylenenler kendisine pek dokunduğundan

acı acı içini çekti. Gılgamış, yüzünü ona

çevirip, oturdukları yerde birbirleriyle kucaklaştılar;

aşıklar gibi eller birbirinin üstüne kondu ve Gılgamış,

Engidu'ya dedi:

 

  "Dostum, neden gözlerin yaşla dolu? Söylenenler

sana dokunduğu için mi acı acı içini çektin?"

 

  Engidu ağzını açıp Gılgamış'a anlattı:

 

  "Dostum, bir acı boğazımı sıkıyor. Kollarım uyuştu,

gücüm azaldı."

 

  Gılgamış, ağzını açıp Engidu'ya dedi:

 

  (Altı satır eksik.)

 

  "Ejder yapılı Humbaba ormanda oturuyor. Sen ve

ben onu öldürüp şu belayı ülkeden kaldıralım. Kendimize

katran ağaçları devirelim."

 

  (Dört satır eksik.)

 

  Engidu, ağzını açıp Gılgamış'a dedi:

 

  "Dostum, ben dağlarda deneyimliyim; yabanıl hayvanlarla

oralarda dolaştım. Ormanın uzaklığı iki kez on

bin saat çeker. Yukarıya, onun içine dalacak kimdir?

Humbaba... onun böğürtüsü tufandır, evet, onun soluğu

ateş, saldırısı ölüm. Neden ötürü böyle şeyleri yapmaya

yeliyorsun? (37) Humbaba'nın oturduğu yer için savaşan

hiçbir kimse ona karşı dayanamaz."

 

  Gılgamış, ağzını açıp Engidu'ya dedi:

 

  "Katransa, ben bunun dağına çıkmak istiyorum. Bu

dağ geniş ormanın ortasında bulunuyor.

 

  (Üç satır eksik.)

 

  Humbaba'nın bulunduğu ormana gitmek istiyorum.

Savaşta bir balta bana yeter. Sen burada yalnız kal,

ben oraya gideceğim."

 

  Engidu, ağzını açıp Gılgamış'a dedi:

 

  "Oraya nasıl gidebiliriz... Katran ormanına? Gılgamış,

onun bekçisi bir savaşçıdır. Hiçbir zaman ımızganmaz. (38)

 

  (İki satır eksik.)

 

  Enlil onu, katranları korusun diye insanların başına

bela kılmıştır. Her kim yukarı, ormana çıkarsa, kötürüm

olur."

 

  Gılgamış, ağzını açıp Engidu'ya dedi:

 

  "..." (39)

 

  "Güneş gökyüzünde durdukça tanrılar sonsuza dek

yaşarlar. Ancak, insanın günleri sayılıdır. Onların ettikleri

hep havadır. Sen daha buradayken ölümden korkuyorsun.

Yiğit ruhundaki gücün sana yararı ne? Öyleyse,

seni ben götüreyim de, ağzın bana: "İleri git! Korkma"

diye çağırsın. Kendim ölürsem adımı yükseltirim,

'Ejder yapılı Humbaba'nın düşmanı Gılgamış ölmüştür,'

derler."

 

  (Sekiz satır eksik.)

 

  "Katran devirmek için elimi bulaştırmak istiyorum.

Kendim için bir ad bırakmak istiyorum.

 

  Şimdi dostum, silahçı ustasına gitmek istiyorum.

Silahlar gözümüzün önünde dövülsün."

 

  Elele verip silahçı ustasına gittiler. Ustalar oturup

birbirleriyle danıştılar. Büyük baltalar dövdüler. Üç okkalık

nacaklar dövdüler. Yalımı iki okkalık büyük kılıçlar

dövdüler. Kabzaların başı on beş okkalık, kılıçların

kını on beşer okkalık; altından. Gılgamış ve Engidu, her

biri 300 okkalık silahlar taşıdılar.

 

  Adamlar, Uruk kentinin yedi sürgülü kapısına vardılar;

halk bir araya birikti; Uruk sokaklarına neşe saçıldı.

Gılgamış, Uruk sokaklarında halkın neşesine tanık

oldu. O, karşısında oturan halka seslendi:

 

  "Ben, ejder yapılı Humbaba'ya gitmek istiyorum.

O söylenen şeyi, ben Gılgamış; görmek istiyorum. Onun

adı ülkelere yayılmıştır. Katran ormanına koşmak

istiyorum. Uruk çocuğunun nasıl güçlü olduğunu bütün

ülkeye anlatayım. Katranları devirmek için elimi bulaştırayım.

Kendim için sonsuzlaşacak bir ad yapayım!"

 

  Uruk mahallesinin yaşlıları dönüp Gılgamış'a dediler:

 

  "Gılgamış, sen genç olduğundan, gönlün seni böylesine

ileri götürdü. Sen burada ne yaptığını bilmiyorsun.

Bizim işittiklerimiz, Humbaba'nın çok acayip olduğudur.

Onun silahının karşısına çıkacak olan kimdir?

Orman iki kez on bin saat uzaklık çekiyor. Yukarı çıkıp

onun içine girecek olan kimdir? Humbaba, onun böğürtüsü

tufandır, evet, onun soluğu ateş, onun saldırısı ölüm.

Neden dolayı böyle şeyleri yapmaya heves ediyorsun?

Humbaba'nın oturduğu yer için savaşan hiçbir kimse

ona dayanamaz."

 

  Gılgamış, öğütçülerinin sözünü dinledikten sonra,

gülümseyerek gözlerini arkadaşına dikti (40).

 

  (Dokuz satır eksik).

 

  "Korucuyu meleğin seni sıkıntılardan kurtarsın; barış

içinde Uruk kıyısına (41) dönmen için sana kılavuz

olsun!"

 

  Gılgamış, diz çöküp elini kaldırdı:

 

  "Söyledikleriniz yerini bulsun. Şimdi gidiyorum.

Şamaş! Ellerimi sana kaldırıyorum: oraya varınca canım

sağ esen kalsın! Beni Uruk kıyısına geri döndür! Gölgeni

üstümden eksik etme!"

 

  Bundan sonra Gılgamış, arkadaşını çağırdı, falına

onunla birlikte baktı (42).

 

  (Yedi satır eksik).

 

  Gılgamış'ın gözlerinden yaşlar boşandı:

 

  "Hiç gitmediğim bir yol. Sonu belli olmayan bir

yolculuk. Burada sağ esen kalırsam seni gönlüme göre

sevmiş olurum. Kendimi senin zevkine kaptırmak isterim,

seni tahtlara geçirmek isterim."

 

  Artık köleler silahlarını getirdiler. Büyük kılıçları,

yayı, sadağı eline teslim ettiler. Baltaları aldı, sadağı ve

Anşan (43) yayını bir yanına astı, kılıcı kemere taktı.

Yolda yürümeye başladılar. İnsanlar Gılgamış'a sordular:

 

  "Sen ne zaman kente geri döneceksin?"

 

  :::::::::::::::::

 

  ÜÇÜNCÜ TABLET

 

  Yaşlılar Gılgamış'a çok saygı gösterdiler. Yol hakkında

ona öğüt verdiler:

 

  "Gılgamış, gücüne güvenmemelisin. Onu bırak yoluna

gitsin, sen kendi kendini koru. O orada keçi yolunu

bilir; arkadaşı kollar; Engidu orada senden önde gitsin.

O, yolu gördü, yoldan geçti. Ormana giden yoldan,

dağların geçidinden. O, Humbaba'nın bütün gizli yollarından

geçti. Böylece önde giden arkadaşını korur.

Onu bırak yoluna gitsin, sen kendi kendini koru. Şamaş

seni dileğine kavuştursun. İşittiklerini sana gözlerinle

göstersin! O, sana kapalı olan yolu açsın! Yolu senin adımına

açsın! Dağı senin ayağına açsın! Seni hoşnut eden

şeyi, gecen sana getirsin (44). Lugalbanda (45) başarıda

sana yardım etsin. Bir çocuk gibi başarına kavuş!

Humbaba'nın, kıyısında uğraşacağın ırmağında ayaklarını

yıka! Akşam molanda bir kuyu kaz. Kırbanda (46)

her zaman temiz su bulunsun. Samaş'a soğuk su sun.

Her zaman Lugalbanda'yı anımsa!

 

  Engidu arkadaşı, yoldaşı korusun. (anlaşılmaz bir

sözcük) ... kadar kendisi getirsin. Hepimiz birden kralı

sana teslim ediyoruz; sen de yurda dönerken kralı bize

teslim et!"

 

  Engidu ağzını açıp Gılgamış'a dedi:

 

  "Sen karar verdin, artık yürü. Yüreğin korkusuz olsun.

Yalnızca bana bak!

 

  Hasmın oturduğu yeri, Humbaba'nın üzerinde dolaştığı

yolları, iyi biliyorum. Yola çıkmamızı buyur, onlardan

(47), buradan ayrıl!"

 

  Gılgamış, ağzını açıp Uruk'un yaşlılarına dedi:

 

  (Dört satır eksik).

 

  "Size söylediklerimi, benimle gidecek olan Engidu'yla

birlikte yapacağım. Öğütlerinizi sevinerek gönülden

dinledim."

 

  Yaşlılar onun bu sözlerini dinledikten sonra, yiğitlere

yol açtılar;

 

  "Yürü Gılgamış, işin uğurlu olsun! Koruyucu tanrın

yanında gitsin, o seni başarıya erdirsin:"

 

  Gılgamış, ağzını açıp Engidu'ya dedi:

 

  "Gel arkadaşım, büyük saraya gidelim. Büyük kraliçe

Ninsun'un huzuruna. Ninsun'un vereceği akıllıca

öğüt, ayaklarımıza doğru yolu gösterir."

 

  Gılgamış'la Engidu, elele verip büyük saraya, büyük

kraliçe Ninsun'un huzuruna çıktılar. Gılgamış çıktı

ve Ninsun'un yanına girdi:

 

  "Ninsun ben güçlendim; yeni bir şey başarmak istiyorum:

Humbaba'nın yanına, uzak bir yola yürüyeceğim.

Bilmediğim bir savaşa atılıyorum, bilmediğim bir

yola çıkıyorum. Benim gidip geri dönmem, katran ormanına

varmam, ejder Humbaba'yı öldürmem, Şamaş'ın

nefret ettiği o belayı ülkeden temizlemem için

gereken zamanı, benim hesabıma Şamaş'tan dile. Onu

öldürüp katran ağacını ben devirince, ülkenin yukarısında,

aşağısında barış olsun. Utku belgisini senin önünde

dikeyim."

 

  Kraliçe Ninsun, oğlu Gılgamış'ın sözlerini acıyla

dinledi:

 

  (On dört satırlık boşluk).

 

  Ninsun odasına girdi.

 

  (Bir satır eksik).

 

  O, bedenine yaraşan bir giysi giydi, göğsüne de yaraşan

bir mücevher taktı. O, kemer ve krallık tacını koydu.

Merdivene basıp damın üstüne çıktı. Kurban yerine

çıkarak tütsü yapıp Şamaş'ın önüne koydu. Tütsüsünü

yakıp Şamaş'ın huzurunda kollarını kaldırdı:

 

  "Neden oğlum Gılgamış'a coşkun bir yürek verdin,

neden savaşa şimdi de o gitsin diye onu ileri ittin? Humbaba'nın

yanına, uzak bir yol yürüyecek. O, bilmediği

bir savaşa atılıyor, bilmediği yollarda yolculuk ediyor!

Onun gidip geri dönmek, katran ormanına varmak, ejder

Humbaba'yı yok etmek, senden nefret eden o kötüyü

ülkeden temizlemek zamanını Gılgamış'ın yoluna

baktığın günde, seni seven o nişanlı, Aya, sana anımsatsın!

Onu gecelerin bekçilerine, yıldızlara, akşamları baban

Aya da ısmarla."(48)

 

  (On iki satırlık bir boşluktan sonra, aşağıdaki anlaşılması

güç sözcükler geliyor):

 

  O, tütsüyü söndürüp kötü ruhları dağıtma duasını

okudu. Haber vermek için Engidu diye çağırdı."

 

  "Benim kucağımda yetişmeyen güçlü Engidu! Şimdi

seni oğulluğa kabul ettim. Gılgamış'ın armağanları

olan, büyük rahipler, tapınak kızları ve tapınım töreni

hizmetçileriyle birlikte kabul ettim.

 

  Ninsun, Engidu'nun boynuna bir muska astı.

 

  (84 satırlık bir boşluk).

 

  Yaşlıların Engidu'ya ikinci seslenişleri:

 

  "Engidu, arkadaşını kolla, yoldaşını koru, ...(49)

Onu kendin getir! Hepimiz birden kralı sana teslim ediyoruz,

sen de yurda dönerek kralı bize teslim et."

 

  (Tabletin gerisi kırıktır).

 

  :::::::::::::::::

 

  DÖRDÜNCÜ TABLET

 

  (Bu tabletin ilk dört buçuk sütunu -bütün tablet altı

sütundan oluşmaktadır- herhalde kralın ve arkadaşının

katran ormanına gidişlerinden söz ediyordu. Ama,

bu sütunlardan ancak kırık bir parça kalmıştır. Bu parça,

ikisinin başından her gün geçenleri sık sık betimlemektedir.)

 

  İki kez yirmi saatten sonra hafif bir yemek yediler.

İki kez otuz saatten sonra kendi kendilerini akşam dinlenmesine

çektiler. İki kez elli saati bütün bir günde yürüdüler.

Bir ay üç günlük yolu üç günde kestirdiler. Akşam

dinlenmesine bir kuyu kazdılar (50).

 

  (Burada 200'den çok satır yitmiştir. Geri kalan parçada

yineleme vardır. Bu yinelemeden anlaşıldığına göre,

Gılgamış'la Engidu ormanın kapısına gelmişlerdir.

Bir bekçi, Humbaba'nın diktiği kocaman kapıyı beklemektedir.

Gılgamış'la Engidu, onunla başa çıkıp çıkmayacakları

konusunda duraksamış olmalılar ki, Engidu

ona şunları söylüyor.)

 

  "Uruk'ta ne dediğini anımsa! Uruk'un çocuğu Gılgamış,

sen öldürmek için yekin, (51) onun üstüne var!"

 

  Ağzından çıkan sözleri duyar duymaz tam güveni

arttı.

 

  (Bundan sonraki belki Gılgamış'ın Engidu'ya söylediği

sözlerdir.)

 

  Onun savaşması ve bir de ormana dalıp bizden kaçmaması

için hemen üstüne vardı. Hiçbir silah işlemesin

diye, giyinmek için yedi savaş giysisi hazırladı. O anda

yalnızca birini giydi, geri kalan altı kat giysiyi soyundu.

Bunlar yerde ayaklarının altında kaldı.

 

  Ormanın kapısında duran bekçiyi yakalamak için,

huysuz, yabanıl bir boğa gibi ileri atıldı. O, birden bire

bağırıp korkuya düştü. Ormanların bekçisi bağırıp çağırdı!

 

  Çocuğun babasını çağırması gibi, Humbaba'yı çağırdı.

 

  (Buradaki 22 satırlık boşlukta, belki her iki yiğidin

bekçiyi zararsız duruma getirmiş olmaları ve Engidu'nun

kapıyı nasıl açtığı anlatılmıştır. Bundan sonrası şöyledir.)

 

  Engidu, konuşmak için ağzını açıp Gılgamış'a dedi:

 

  "Biz ormana inmeyelim. Kapıyı açarken elim tutmaz

oldu."

 

  Gılgamış konuşmak için ağzını açıp Engidu'ya dedi:

 

  "Biz şimdiye dek böyle üzüldük mü? Biz bütün

dağları aşarak geldik. Bununla birlikte hedef karşımızda

duruyor. Benim savaştan anlayan, savaş deneyimi

olan arkadaşım, giysime dokunursan artık ölümden

korkmazsın!

 

  (İki satır çevrilememiştir.)

 

  Elinin tutmazlığı gitsin! Vücudunun ağırlığı yok

olsun! Arkadaşım, koluma asıl, birlikte inelim. Gönlün

savaşa doysun! Ölümü unut, korkma! Kendisini koruyan

adam, arkadaşını da sağ tutsun! İnsanlar ölünce kendilerine

ad yaparlar!"

 

  İkisi birden yeşil ormana vardılar. Konuşmaları kesildi,

sessiz durdular.

 

  :::::::::::::::::

 

  BEŞİNCİ TABLET

 

  Ormana gözlerini dikip baktılar. Katranların yüksekliğine

şaştılar. Ormana girilen yola şaştılar. Humbaba'nın

geçtiği yerde bir ayak izi vardı. Yollar iyi bir durumdaydı.

Büyük yol güzel yapılmıştı. Onlar katran ağacı

dağını görüyor, tanrıların oturduğu yeri, İrnina'nın

(52) yüksek tapınağını. Bu dağın önünde bir katran ağacı

vardı. Bu, pek gürdü; gölgesi çok hoştu, sevinçle doluydu.

Çalılar birbirine girmişti. Büyük ormanın ağaçları da

birbirine girmişti.

 

  (56 satırlık boşluk.)

 

  İki yiğit Humbaba'yı beklediler, ama o gelmedi...

 

  (6 satırlık boşluk.)

 

  Engidu ağzını açıp Gılgamış'a dedi:

 

  Humbaba'nın izini böyle bulabilir miyiz? Bırak bir

biri arkasına düşler görelim.

 

  (Üç satır eksik.)

 

  Düşler üç kez görülmeli.

 

  (26 satırlık boşluk. Bu boşlukta, Gılgamış'ın gördüğü

birinci düş anlatılmıştır.)

 

  Engidu, ağzını açıp Gılgamış'a dedi:

 

  (İki satır eksik.)

 

  "Düşün beni çok sevindirdi!"

 

  Akşam dinlenmesine gitmek için birbirleriyle sözleştiler.

Gece yarısı onun (53) uykusu kaçtı, düşünü Engidu'ya

anlattı:

 

  "Arkadaş, nasıl? Sen beni uykumdan ne diye tedirgin

ettin? Ben niçin uyanığım? Engidu, arkadaş, ben bir

düş gördüm... Sen beni uykumdan tedirgin ettin? Ben

niçin uyanığım? Birinci düşümün üstüne, ikinci düşüm

göründü; derin dağ diplerinde duruyorduk, hemen dağ

devrildi... Beni yere yıktı. Dağ ayaklarımı yakaladı ve

onları bırakmadı. Biz onun karşısında küçük saz sinekleri

gibi kaldık... Öyle aydınlıktı ki. Bana bir adam göründü.

Ülkede en güzel oydu. Pek güzeldi. O beni dağın

altından çekti, bana su içirdi (54). Yüreğim ferahladı.

Ayaklarımı yere değdirdi."

 

  Kırda doğan Engidu, arkadaşına dedi, Engidu düşü

yordu.

 

  "Arkadaş, düşün güzeldir, pek iyi bir düştür. Arkadaş,

gördüğün dağ Humbaba'dır. Humbaba'yı yakalayacağız;

onu öldüreceğiz ve ölüsünü dışarı tarlaya atacağız.

Yarın her şey sona erecek:"

 

  İki kez yiımi saatten sonra hafif bir yemek yediler.

İki kez otuz saatten sonra kendilerini dinlenmeye çektiler.

Şamaş'ın önünde bir kuyu kazdılar. Ancak Gılgamış,

dağa tırmandı ve ince ununu dağa serpti (55).

 

  "Dağ! Engidu için bana bir düş getir! Ona, Engidu'ya

da bir işarette bulun!"

 

  Dağ, Engidu için ona bir düş getirdi. Ona, Engidu'ya

da bir işarette bulundu. Pek soğuk bir yel esti, bir

fırtına gelip geçti. Fırtına Gılgamış'ı uyuttu. Gılgamış

uyurken dağların yamaçlarında biten buğdaylar gibi bir

yana devrildi ve Gılgamış'ın çenesi baldırına dayandı

(56). İnsanlara gevşeklik veren uyku onun üstüne düştü.

Uyandığı uykuyu bırakıp yukarı yürüdü, arkadaşına

dedi:

 

  "Arkadaş, beni çağırmadın mı? Niçin uyandım?

Sen beni sarsmadın mı? Niçin korktum? Buradan bir tanrı

geçmedi mi? Organlarım niçin titredi? Arkadaş, üçüncü

bir düş gördüm ve gördüğüm düş çok ürkütücüydü;

gök haykırdı, yeryüzü gürledi! Hava dinginleşti, karanlık

çöktü. Bir yıldırım düştü. Bir yangın yükseldi. Duman

koyulaştı. Ölüm yağdı. Yağan köz oldu; ateş söndü

ve yukarıdan aşağı dökülen (köz olan ateş), küle döndü.

Aşağı gel, tarlada konuşabiİiriz."

 

  Orada Engidu, onun kendisine anlattığı düşü duyunca

Gılgamış'a dedi:

 

  (Buradaki boşlukta, belki, Engidu'nun Gılgamış'ın

gördüğü düşü övmesi ve sonra iki arkadaşın katranları

devirmek için en son kararı vermeleri anlatılmaktadır).

 

  O, eliyle baltayı yakaladı... bir tane de nacakları

vardı: Engidu onu eline aldı ve katranları devirdi; ama

Humbaba gürültüyü duyunca öfkelendi:

 

  "Kimdir o, dağlarımın çocukları olan ağaçların ırzına

geçen? Kimdir o, katranı deviren?"

 

  Bunun, üzerine göksel Şamaş, gökten onlara seslendi:

"İleri gidin, korkmayın!"

 

  (Yaklaşık 80 satırlık boşluk. Görünüşe göre, Gılgamış

ve Engidu, Humbaba'yla yapacakları savaşım için

Şamaş'tan öğüt istediler. Şamaş'ın verdiği olumsuz yanıt,

burada anlatılmış olmalıdır. Çünkü metin şöyle sürüyor.)

 

  ...ve ondan sel gibi göz yaşları boşandı. Gılgamış

göksel Şamaş'a dedi:

 

  (İki satır eksik.)

 

  Ancak ben, göksel Şamaş'a baş eğiyorum. Benim

için gösterilen yoldan yürüdüm."

 

  Göksel Şamaş, Gılgamış'ın yalvarmasını dinledi

ve Humbaba'nın önüne büyük fırtınalar çıkardı: Büyük

fırtına, poyraz, kasırga, kum fırtınası, bora fırtınası, kırağı

fırtınası, rüzgar, çam fırtınası! Ona karşı sekiz fırtına

kalktı ve bunlar Humbaba'nın gözlerine savruldu.

İleri gidemedi, geri dönmedi. Hunbaba savaştan vazgeçti.

Bunun üzerine Humbaba, Gılgamış'a seslendi:

"Gılgamış, beni bırakmalısın! Sen benim efendim olmalısın,

ben senin kölen olmalıyım. Ben sana dağlarımın

çocukları olan ağaçları devireyim ve onlardan senin için

evler yapayım."

 

  Engidu, Gılgamış'a dedi:

 

  "Humbaba'nın dediklerini dinleme! Humbaba'yı

öldürmelisin!"

 

  (Bunu izleyen boşlukta, Humbaba'nın öldürülmesi

ve iki yiğitin geri dönmesi anlatılmaktadır; tabletin

son satırı belki şöyle tamamlanmaktadır.)

 

  Gılgamış, Humbaba'nın kesilen başını sırığa dikti.

 

  :::::::::::::::::

 

  ALTINCI TABLET

 

  Kirini yıkadı, silahlarını parlattı, başını sallayarak

saçının tutamlarını arkaya attı. Kirli giysisini fırlatıp temizini

giydi, savaş giysisini giyip beline işlemeli kemerini

kuşandı. Gılgamış krallık tacını giyince, Gılgamış'ın

güzelliği İştar'ın güzel gözlerini kamaştırdı:

 

  "Gel Gılgamış! Benim güveyim ol! Bana meyveni

armağan et (57), armağan etsene! Sen benim kocam ol,

ben senin karın olayım! Sana altından ve lacivert taşından

yapılmış koşu arabaları koşturayım! Tekerlekleri

altın, boynuzları (58) ayna gibi parlayan madenden olsun!

Buna ruhlar, dev gibi katırlar koşulsun!

 

  Sen evimize girince seni katran kokuları (59) karşılasın.

Büyük rahipler ve soylular ayaklarını öpsünler!

Krallar, büyükler ve beyler ayaklarının altına diz çöksünler!

Dağların ve ülkelerin ürünlerini sana vergi olarak

getirsinler!

 

  Sana keçiler üçüz, koyunlar ikiz yavrulasın! Senin

sıpan bir ester yüküyle koşsun! Arabanın önündeki atın,

yarışta birinci olsun! Boyunduruktaki öküzlerinin eşi olmasın!"

 

  Gılgamış, konuşmak için ağzını açıp görkemli İştar'a dedi:

 

  "Seni ha! ... Seninle evlenirsem ne kazanacağım?

Nasıl olsa kendimi yağlayacak yağım ve üstüme

giyecek giysim var. Yiyecek ekmeğim ve azığım vardır,

dahası, tanrılara yaraşır yemeğim, krallara özgü içkilerim

bulunur!

 

  (Bir satır eksik. Bundan sonraki parçada, Gılgamış,

Tanrıça'yı şu biçimde aşağılıyor.)

 

  ... (60)

 

  Sen, soğukta ısıtmayan bir örtüsün! Sen rüzgara ve

fırtınaya engel olmayan uydurma bir kapısın! Sen, üstüne

örtüleni altında ezen bir fil derisisin! Sen, içinde

toplantı yapan yiğitlerin üstüne çöken bir saraysın, sen

taşıyıcısının üstünde eriyen bir ziftsin! Sen, taşıyıcısının

üstünde boşalan bir kırbasın! Sen taş duvarı çatlatan

bir kireçsin! Sen, düşman ülkesini çeken bir yemişsin (61).

Giyeni sıkan bir ayakkabısın!

 

  Dostlarından hangisini sonsuz olarak sevdin? Çobanlarından

hangisini sürekli olarak beğendin? Haydi

sevgililerinin adlarını sayayım!

 

  (Bir satır eksik.)

 

  Senin gençliğinin sevgilisi olan Tammuz'a (62),

yıldan yıla ağıtı yazgı kıldın. Sen, renkli çoban kuşunun

aşkına düştün; ama ona da vurup kanadını kırdın;

şimdi o, ormanlarda "kappi" (63) diye bağırıp duruyor!

 

  Sen, gücü üstün olan aslanın aşkına düştün; ama

sonra ona yedi ve yedi tuzak çukurları kazdın.

 

  Sen, savaşa alışkın olan atın aşkına düştün; ama sonra

ona kırbaç, bizlengiç ve kamçıyı yazgı kıldın; iki kez

yedi saat koşmayı yazgı kıldın; ona suyu bulandırıp içirmeyi

yazgı kıldın; anası Silili'ye sürekli yası yazgı kıldın!

 

  Sen, koyun çobanının aşkına düştün; o, sana durmadan

köz yığıp, günü gününe oğlaklar getirdi; ama

sonra ona vurup kurda döndürdün, şimdi de kendi küçük

çobanları onu kovalıyorlar; dahası, kendi köpekleri

bacaklarını ısırıyorlar. Sonra sen, babanın hurma bahçıvanı

olan İşullanu'nun aşkına düştün; o, sana durmadan

bir sepet hurma getirip günü gününe sofranı donatırdı;

ama sonra ona göz atarak yaklaştın: İşullanu'cığım.... (64)

yiyelim dedin.

 

  (Bir satır çevrilememiştir.)

 

  İşullanu şu yanıtı verdi:

 

  "Sen benden ne istiyorsun? Sanki anam benim için

pişirmedi mi? Ne diye kokmuş, çürümüş yemekleri yiyecekmişim?..

öyle ekmek ki, kabuğu sazdan ve dikendendir." (65)

 

  (Bir satır eksik)

 

  Sen onun söylediği bu sözleri duyduktan sonra, ona

vurup onu ... (66) döndürdün ve bahçenin içine bıraktın.

 

  (Bir satır çevrilememiştir.)

 

  Şimdi beni seversen, beni de onlar gibi yaparsın."

 

  O, İştar, bunu duyar duymaz öfkelendi; yukarıya

gökyüzüne çıktı. İştar, babası Anu'nun huzuruna gitti.

O, anası Antum'un huzuruna gitti ve dedi:

 

  "Babam! Gılgamış bana sövüyordu! Gılgamış bana

kokmuş, çürümüş şeyleri saydı. Kokmuş, çürümüş

şeyleri!"

 

  Anu konuşmak için ağzını açıp görkemli İştar'a dedi:

 

  "Önce sen kavgaya başlamadın mı ki? O, sana kokmuş

şeyleri saydı. Kokmuş, çürümüş şeyleri!"

 

  İştar, konuşmak için ağzını açıp babası Anu'ya dedi:

 

  "Babam, Gılgamış'ı öldürmesi için bana gökyüzünün

boğasını ver!

 

  (Bir satır eksik)

 

  Fakat sen gökyüzünün boğasını bana vermezsen, o

zaman ben, cehennemin kapılarını kırar, direklerini fırlatır,

kapıları ardına dek açarım. Yaşayanları yemeleri

için ölüleri kaldırırım. Dirileri yesinler diye. O zaman

dünyada ölüler dirilerden çok olur!"

 

  Anu, konuşmak için ağzını açıp görkemli İştar'a dedi:

 

  "Kızım, benden istediğini yaparsam, yedi kavuz

(67) yılları olur. İnsanlar için buğday biriktirdin mi?

Hayvanlar için ot bitirdin mi?"

 

  İştar, konuşmak için ağzını açıp babası Anu'ya dedi:

 

  "Baba, insanlar için buğday yığdım, hayvanlar için

de ot sağladım! Onların yedi kavuz yıllarında doymaları

için insanlara buğday topladım; hayvanlara ot yetiştirdim."

 

  (Üç satır eksik.)

 

  Anu, onun bu sözünü doyunca, gökyüzünün boğasının

zincirini İştar'ın eline teslim etti. O, boğayı yere

indirmek için alıp aşağı götürdü ve onu Uruk ağılına sürdü.

 

  (Bir satır eksik)

 

  Gökyüzünün boğası korku salarak aşağı indi. O, birinci

solumasında yüz kişi devirdi; iki yüz devirdi; üç

yüz kişi...

 

  İkinci solumasında yüz daha devirdi. İki yüz daha,

üç yüz kişi daha.

 

  O, üçüncü solumasıyla Engidu'ya saldırdı. O, Engidu'yu

süseceği anda, Engidu gözetleyip, birdenbire

boynuzlarını yakaladı. Hırsından gökyüzünün boğasının

ağzından köpükler savruldu. Kuyruğunun kalın tarafıyla

Engidu'ya çarpıp onu yere attı.

 

  Engidu, konuşmak için ağzını açıp Gılgamış'a dedi:

 

  "Eskiden biz kendi kendimize övündük. Şimdi bunu

gösterelim!"

 

  (Dört satır eksik.)

 

  Bunu nasıl yapacağımızı sana öğreteyim: Sen ve

ben ayrılmalıyız, ben boğayı kuyruğundan yakalayayım.

 

  (Üç satır eksik.)

 

  Kılıcın, onun boğazıyla boynuzlarının arasına insin."

 

  Engidu, Gökyüzünün boğasını tutmak için, kovalayıp

sımsıkı kuyruğundan yakaladı. Engidu, onu iki

eliyle tuttu ve Gılgamış, usta bir kasap gibi, kılıcını güçlü

ve güvenli bir vuruşla onun boğazıyla boynuzlarının

ortasına indirdi...

 

  Onlar orada gökyüzünün boğasını öldürdükten sonra,

yüreğini çıkarıp Şamaş'ın önüne koydular. Onlar Şamaş'ın

huzurunda saygıyla eğilip geri çekildiler; sonra

her iki kardeş oturdular.

 

  İştar, Uruk duvarının üstüne çıkıp bir çığlık kopardı:

 

  "Yuh olsun Gılgamış'a! Beni rezil etti; Gökyüzünün

boğasını öldürdü!"

 

  Engidu, İştar'ın bu sözünü duyunca, gökyüzünün

boğasının budunu koparıp ona fırlattı:

 

  "Seni elime geçirseydim, seni de böyle yapardım!

Onun sakatatını (68) koluna asardım!"

 

  İştar, kadın sevgililerini, tapınağın hizmetçilerini ve

orospuları başına toplayıp gökyüzünün boğasının budu

için ağlayıp yakındı.

 

  Gılgamış, bütün silahçı ustalarını çağırdı. Ustalar

boynuzların kalınlığına şaştılar. Her boynuzun dökümü

altmış okkalık lacivert taşındandı. Bu boynuzların kabuğu

iki parmak kalınlığındaydı. Her ikisinin içi yedi

kova yağ alıyordu. Gılgamış, bunları yağ koyması için,

tanrısı Lugalbanda'ya (69) armağan etti. Bunları içeri

götürdü. Tanrı sarayının içindeki kutsal yere astı. Fırat'ta

ellerini yıkadıktan sonra el ele verip Uruk kentinin sokaklarından

geçtiler. Uruk halkı onları görmek için toplandı.

Gılgamış kendi saray cariyelerine şu sözleri söyledi:

 

  "Erkekler arasında en görkemli olan kimdir? Yiğitler

arasında en güçlü olan kimdir?"

 

  "Erkekler arasında en görkemli olan Gılgamış'tır.

Gılgamış, yiğitler arasında en güçlü olandır."

 

  (Üç satır eksik)

 

  Gılgamış, sarayında bir utku şenliği yaptı. Yiğitler,

gece karanlığında rahatça uykuya daldılar. Engidu da

uykuya daldı ve bir düş gördü. Sonra düşünü yorarak yukarı

yürüdü ve arkadaşına dedi:

 

  :::::::::::::::::

 

  YEDİNCİ TABLET

 

  "Arkadaş, neden ötürü yalnızca büyük tanrılar birbirlerine

danıştılar? Bu gece gördüğüm bir düşü dinle:

Anu, Enlil, Ea ve göksel Şamaş toplandılar. Anu, Enlil'e

dedi: "Gökyüzünün boğasını öldürdüklerinden,

Humbaba'yı vurduklarından ve dağın katranını devirdiklerinden

içlerinden birisi ölsün!"

 

  Fakat Enlil dedi:

 

  "Engidu ölsün, ama Gılgamış ölmesin."

 

  Bundan sonra göksel Şamaş kahraman Enlil'e dedi:

 

  "Onlar gökyüzünün boğasını ve Humbaba'yı senin

sözün üzerine (70) öldürmediler mi? Şimdi Engidu suçsuz

yere mi ölecek?"

 

  Enlil göksel Şamaş'a kızdı:

 

  "Çünkü sen, onların dengiymişsin gibi, her gün aşağıya,

yanlarına gidiyorsun!"

 

  Hasta olan Engidu, orada Gılgamış'ın ayaklarının

dibine düşüp kaldı. Gözlerinden yaşlar boşandı. Gözlerinden

yaşlar boşanan Engidu'ya Gılgamış dedi:

 

  "Kardeş, sevgili kardeş! Neden kardeşimin yerine

beni suçsuz saydılar?"

 

  Öyleyse: "Şimdi ben bir ruh yanında mı oturuyorum?

Ruhların yeryüzüne çıktığı kapının dibinde mi

oturuyorum (71)? Benim sevgili kardeşimi bundan böyle

gözlerimle göremeyecek miyim?"

 

  (Görünüşe göre bunu izleyen 13 satırlık boşlukta,

belki Engidu'nun sıtma sabuklaması sırasında (72) kendi

hastalığını Humbaba'nın orman önünde duran kapıya

yormuş olması anlatılmıştır.)

 

  Engidu, gözlerini açıp, kapılarla bir insanla konuşur

gibi konuştu; ama ormanın kapılarında akıl ve kavrayış

yoktu.

 

  "İki kez yirmi saatlik yerden senin kerestenin iyiliğini

seçtim. Ben, yüksek katranı görünceye kadar, senin

kerestenin eşine rasgelmedim. Senin yüksekliğin altı

kez on iki endazeye varıyor. Senin enliliğin iki kez on

iki endazeye varıyor (73).

 

  (Bir satır eksik)

 

  Ben seni yapıp Nipur'a getirdim ve orada taktım.

Senden böyle bir iyilik göreceğimi bilseydim, elime bir

balta alır, seni paramparça eder ve Fırat üzerinde gitmek

için bir sal yapardım."

 

  (Elli satırlık boşluk. Engidu, Şamaş'tan lanetini avcının

üzerine indirmesini diler.)

 

  "... Onun kazancını yok et. Onun kollarını güçten

düşür. Onun gidişini beğenme. Peşine düştüğü hayvan

ondan kaçsın; avcı gönlündekine ermesin!"

 

  Fahişeye, orospuya ilenmek için yüreği tutuşuyor:

 

  "Senin yazgını orospu, sana ben yazayım. Bir yazgı ki,

sonu gelmesin; sonsuza dek sürsün! Sana ilençlerin

en kötüsünü savurayım. Karanlık yerin ilenci sabahın

erkeninde karşına çıksın! Gece yarısına kadar zevkinin

evi sana bela olsun (74)!

 

  (Sekiz satırlık boşluk. Anlaşılabildiğine göre Engidu'nun

ilençleri fahişeyi tutuyor.)

 

  Şehir lağımlarındaki pislikler senin yiyeceğin olsun!

Şehirdeki bulaşık suları senin içkin olsun! Yattığın

yer sokak olsun, durduğun yer duvar gölgesi olsun!

 

  (Bir satır eksik.)

 

  Sarhoş ve susuz, yanağına vursun!"

 

  (On satır boşluk)

 

  Şamaş, onun ağzından çıkan sözleri işitince, ona

gökten seslendi: "Engidu, niçin fahişeye, orospuya ileniyorsun?

O fahişe ki, sana yaşamda gereken ekmeği yedirdi.

O, sana ülkede içilen içkiyi içirdi. Görkemli giysi

giydirip, o şanlı Gılgamış'ı sana yoldaş etti. Şimdi senin

kardeşin gibi olan arkadaşın Gılgamış seni, rahat yatağına

yatıracaktır. O seni görkemli bir yatakta rahat ettirecektir.

Esenlik olan bir yerde, solunda bulunan bir

yerde seni oturtacaktır. Yeryüzünün bütün hükümdarları

ayaklarını öpecektir. O, senin için Uruk halkına ah ettirip

onları ağlatacak, mutlu kimselere çevresinde yas

tutturacak ve o, senden sonra bedenini pis ve iğrenç bir

duruma getirip, senin için kendinden geçerek sırtına bir

aslan postu atıp çöllere düşecek."

 

  Bu anda Engidu, Şamaş'tan yiğitin sözünü işitince,

kükreyen yüreği hemen dinginleşti.

 

  (İki satırlık boşluk. Sonra Engidu yeniden fahişeden

söz ediyor; ama görünüşe göre, bu kez Engidu, fahişeye

alaylı bir dilekte bulunuyor:)

 

  "Seni krallar ve beyler sevsin. Kibar delikanlılar senin

için çektikleri karasevdadan dizlerini dövsünler ve

senin yoluna saçlarını yolsunlar! Asker ve subaylar senin

için kemerlerini söksünler! Senin başına lacivert taşı

ve altın dökülsün. Hazine bekçisi önceden üzerine işlemişken,

şimdi onun hazinesi senin için açılsın ve serveti

yoluna saçılsın! Seni tanrıların avlusuna ben götüreyim.

Yedi çocuklu bir karı sana feda edilsin!"

 

  Engidu'nun hasta karnı sancı içindedir. Engidu odasında

yalnız başına yatmaktadır. Gece gördüğü düşü arkadaşına

anlatıyor:

 

  "Arkadaş, bu gece bir düş gördüm. Gök bağırdı, yeryüzü

yanıt verdi. Ben, yalnız başıma kırda kaldım. Orada

asık yüzlü bir adam göründü. Yüzü büyük bir kuşa

benziyordu. Kartal pençesi gibi, tırnaklı pençeleri vardı."

 

  (12 satırlık boşluktan sonra, kalan küçük bir parçadan

elde edilecek sonuca göre, belki Engidu, bu adamın

kendisine bir ölümün garip biçimini nasıl gösterdiğini

anlatmıştır:)

 

  "Sonra o adam, beni tümüyle değiştirdi. Kollarım

sanki kuşlar gibi tüylendi. Beni elimden tutarak; karanlığın

evine, Irkalla'nın (75) oturduğu yere, içine ayak basanı

bırakmayan eve, dönüşü olmayan yola, içinde oturanın

ışıktan yoksun kaldığı eve, tozun besin olduğu, çamurun

yemek olduğu yere, insanın kuşlar gibi tüylü giysiler

taşıdığı ve karanlık yerde ışığın görünmediği eve

götürdü.

 

  Girdiğim tozun evinde (76), tahtlar devrilmiş, kral

taçları yere atılmıştı. Anu ve Enlil'e vekil olan, en eski

zamandan beri ülkeye egemen olan krallık tacı taşıyan

beyler, tepelerinde kızarmış et taşıyorlar, çörek taşıyorlar,

içmek için kırbalarında soğuk sular taşıyorlardı.

 

  Girdiğim tozun evinde, yüksek rahipler ve bakanlar,

kutsallık taşıyan kimseler oturuyor. Tanrıların yakınları

oturuyor, büyük tanrıların yağladığı rahipler (77)

oturuyor, Etana (78) oturuyor, Şumukan (79) oturuyor,

Yer Tanrıçası Ereşkigal oturuyor ve bunun önünde yerin

yazmanı Belitseri diz çöküyor. Belitseri, elinde bir

yazı levhası tutarak Ereşkigal'a okuyor. O, yönünü çevirip

bana baktı."

 

  (Bundan sonra, yaklaşık elli satırlık boşluk geliyor.

Anlaşıldığına göre Gılgamış anasına sesleniyor.)

 

  "Onunla birlikte her güçlüğe katlandım. Onunla

birlikte nerelere gittiğimi düşün! Benim arkadaşım iyi

şeyler haber vermeyen bir düş gördü."

 

  Onun düşü gördüğü gün, sona ermişti. Bundan sonra

Engidu bir gün, iki gün yattı. Ölüm Engidu'nun yatak

odasında oturuyor. Beşinci, altıncı, yedinci, sekizinci,

dokuzuncu ve onuncu gün... Engidu'nun hastalığı

ağırlaştıkça ağırlaştı. On birinci ve on ikinci gün Engidu

ölüm döşeğine yattı. Bunun üzerine Gılgamış'a bağırıp

ona dedi:

 

  "Arkadaş, ben bir ilence uğradım! Savaşta ölen bir

adam gibi ölmüyorum. Savaştan korktuğum için şimdi

onursuz ölüyorum. Arkadaş her kim savaşta ölürse talihlidir;

ama ben düşkün bir durumda ölüyorum."

 

  :::::::::::::::::

 

  SEKİZİNCİ TABLET

 

  Gün ağarmaya başlar başlamaz, Gılgamış ağzını

açıp arkadaşına dedi:

 

  (Yaklaşık 20 satırlık boşlukta, Gılgamış, Engidu'ya

gençliğini, birlikte yaptıkları işleri, özellikle Humbaba'nın

ölümünü anımsatıyor. Tablet çok kırık olduğu

için çevirmeye olanak yoktur. 22-50 satır tümüyle kırıktır.

Bu satırlarda Gılgamış'ın, Uruk'un ileri gelenlerini

Engidu'nun ölüm döşeğine çağırttığı anlatılmış olabilir.)

 

  Bundan sonra Gılgamış şöyle haykırdı:

 

  "Beni dinleyin! Siz, yaşlılar, beni dinleyin! Ben Engidu

için ağlıyorum. Arkadaşım için. Ağıtçı kadınlar gibi

acı sızı döküyorum. Sen belimin satırı, elimin yayı!

Kemerimin kılıcı! Önüme siper olan kalkan! Benim bayramlık

giysim! Benim biricik sevincim! Kötü bir düşman

kalkıp beni soydu (80)!

 

  Benim dostum, dağlarda tek başına gezen yaban

eşeğini (81) kovalayan katırcığım (82)! Ey çölün parsı!

Dostum! Engidu! Yoldaşım! Dağlarda tek başına gezen

yaban eşeğini kovalayan katırcığım.

 

  Biz istediğimize kavuşmuş, dağlara tırmanmıştık.

Gök yüzünün boğasını yakalamış ve onu öldürmüştük.

Kimsenin girmediği yere girmiş, Humbaba'yı yok etmiştik!

Şimdi seni yakalayan bu uyku nedir? Sen karanlığa

gömüldün. Beni dinlemiyorsun!"

 

  Gözünü yokladı; ama Engidu artık gözünü açmadı.

Yüreğini yokladı; yüreği atmadı... Duyduğu acıdan

aslan gibi bir böğürtü kopardı. Tıpkı yavruları aşırılan

dişi bir aslan gibi. O, Engidu'nun yüzüne kapanıp saçlarını

yoldu ve ortalığı dağıttı. Güzel giysilerini paralayıp

yerlere fırlattı..

 

  (Yaklaşık 80 satır boşlukta, Gılgamış'ın Engidu'yu

yedi gün, yedi gece beklettiği anlatılıyor olmalı. O, acı

dolu çığlıklarıyla arkadaşını yaşama geri döndüreceğini

umuyordu.)

 

  Seni rahat yatakta yatıracağım. Evet, seni görkemli

bir yatakta rahat ettireceğim. Evet, bir onur konumunda

seni dinlendireceğim. Esenlik olan bir yerde. Solumda

bulunan bir yerde seni oturtacağım. Yeryüzünün bütün

hükümdarları senin ayaklarını öpsünler. Senin için

Uruk halkına yas tutturacağım; mutlu kimselere çevrende

acı dolu çığlıklar attıracağım ve ben, senden sonra

bedenimi pis bir duruma getirip senin için kendimden

geçeceğim. Sırtıma bir aslan postu alıp çöllere düşeceğim."

 

  (Bundan sonra 137 satırlık bir boşluk geliyor ki, bu

boşlukta Engidu'nun gömülmesi anlatılmış olmalıdır.

Aşağıdaki dört satırın ne anlattığını bilmiyoruz).

 

  Gün ağarır ağarmaz, dışarı, Elemmaku'dan (83) yapılmış

büyük bir sofra çıkardı. Akikten bir fincanı balla

doldurdu. Lacivert taşından bir fincanı tereyağla doldurdu.

 

  (Tabletin geri kalan 25 satırı kırılmıştır).

 

  :::::::::::::::::

 

  DOKUZUNCU TABLET

 

  Gılgamış, arkadaşı Engidu için acı gözyaşları döküp

kırlara koşarak dedi: "Ben ölmeyecek miyim? Ben

de Engidu gibi ölmeyecek miyim?

 

  Gönlümü üzüntü kapladı. Bana ölüm korkusu geldi.

Şimdi kırlara koşuyorum. Ubar- Tutuş'un oğlu Utnapiştim'e

gitmek için yol aldım. İvedilikle oraya gidiyorum.

Dağın geçitlerine gece vardım. Aslanları görüp

korkuttum. Başımı yukarı kaldırıp Ay Tanrısı'na yalvardım.

Bu yalvarışım bütün tanrılara yöneldi: Korkulu

yerde beni sağ bırakın!"

 

  Gılgamış sonunda uykuya daldı ve gördüğü bir düşü

onu irkiltip uyandırdı. Gılgamış şöyle bir düş gördü:

O ayın parlak ışığında yürüyerek bir sürü aslana rasladı.

Bunları görünce yaşamından zevk aldı; satırını kaldırıp

koluna astı ve kemerine takılı kılıcını kınından sıyırıp

aslanların arasına daldı. Bunlardan ikisini öldürüp

gerisini dağıttı (84). Öldürülen bu iki aslanın yeşim taşından

yontularını yaptı. Yontuları boyadı ve üzerlerine

aslanların adlarını kazıdı. Birisine ..., ötekine de ... dedi

ve her iki yontuyu, gece kendisini aslanların tehlikesinden

koruması için, Ay Tanrısı'na armağan etti (85).

 

  (22 satırlık boşluk. Gılgamış bir dağa geldi.)

 

  Dağın adı Maşu'dur (86). Gılgamış bu Maşu dağına

gelince, günü gününe güneşin çıkmasını ve girmesini

bekleyen (87), başları gökyüzüne kadar yükselen ve

göğüslerine kadar cehenneme batmış bulunan iki akrep

insanın, bu dağın kapısını beklediklerini gördü. Bunlar

öylesine korku vericiydi ki, korkudan yüzlerine bakılmazdı.

Bunların görünüşü ölümdür. Bunların korkunç

görünümü tüyleri ürpertiyor ve dağları deviriyor. Bunlar,

güneşin dağdan çıkmasını da ve dağa girmesini de

bekliyorlar. Gılgamış, bunları görünce korkudan ve dehşetten

gözü karardı ve o, aklını başına toplayıp bunların

yanına yaklaştı.

 

  Akrep adam karısına seslendi:

 

  "Buraya, bize gelenin vücudu tanrı etinden midir?"

 

  Akrep adamın karısı ona yanıt verdi:

 

  "Onda üçte iki tanrılık, üçte bir insanlık vardır!"

 

  Akrep adam, insan yüzlü, tanrıların çocuğuna seslenip

şu sözleri söyledi:

 

  "Neden ötürü bu denli uzun yol yürüyüp buraya benim

yanıma kadar geldin? Geçit vermez ırmakları geçtin?

Başına gelenleri bilmeyi pek isterdim."

 

  (28 satırlık boşluk. Gılgamış yanıt verdi.)

 

  Utnapiştim için, atam olan Utnapiştim'in yolunda!

O, tanrıların arasına girdi ve tanrıların toplantısında yaşama

kavuştu. Ondan ölüm ve yaşamı soracağım!"

 

  Akrep adam ağzını açıp Gılgamış'a dedi:

 

  "Gılgamış, bunu bilecek insan yoktur! Dağların kapuzuna

(88) kimseler girmedi. Dağların içinde iki kez

on iki saat uzaklığında bir boğaz vardır; içi koyu karanlıktır.

Işık yoktur. Güneş doğduğu zaman dağın kapısı

açılır, battığı zaman kapı kapanır."

 

  (73 satırlık boşluk. Görünüşe göre Gılgamış Akrep

adama yalvarıp yakararak dağdan geçmek için izin almak

gereğini duymuştur.)

 

  Akrep adam konuşmak için ağzını açıp Gılgamış'a

şu sözleri söyledi:

 

  "Yürü Gılgamış, korkma! Sana Maşu dağlarının

yolunu açıyorum. Dağları ve tepeleri güvenerek aş!

Ayakların seni sağlıkla yurda götürsün! Dağın kapısı

önünde açılsın!"

 

  Gılgamış bunu duyar duymaz, Akrep adamın sözüne

uyup, Şamaş'ın yolunda dağın kapısından içeri ayak

bastı. O, bir kez iki saat ileri gidince koyu karanlığa düştü.

Işık görünmedi. Küçük bir ışık sızıntısı, karanlığın

arkasında ne olduğunu ona göstermedi. O, iki kez iki saat

ileri gidince: koyu karanlığa düştü. Işık görünmedi.

Küçük bir ışık sızıntısı, karanlığı arkasında ne olduğunu

ona göstermedi. O, iki kez üç saat ileri gidince: koyu

karanlığa düştü. Işık görünmedi, küçük bir ışık sızıntısı,

karanlığın arkasında ne olduğunu ona göstermedi.

O, iki kez dört saat ileri gidince: koyu karanlığa düştü.

Işık görünmedi, küçük bir ışık sızıntısı, karanlığın arkasında

ne olduğunu ona göstermedi. O, iki kez beş saat

ileri gidince: boyu karanlığa düştü. Işık görünmedi.

Küçük bir ışık sızıntısı, karanlığın arkasında ne olduğunu

ona göstermedi. O, iki kez altı saat ileri gidince: koyu

karanlığa düştü. Işık görünmedi. Küçük bir ışık sızıntısı,

karanlığın arkasında ne olduğunu ona göstermedi.

O, iki kez yedi saat ileri gidince: koyu karanlığa düştü.

Işık görünmedi. Küçük bir ışık sızıntısı karanlığın arkasında

ne olduğunu ona göstermedi. O, iki kez sekiz

saat ileri gidince yorgunluktan soluyordu; fakat karanlık

koyuydu, ışık yoktu. O, iki kez dokuz saat ileri gidince:

onun alnına kuzey yeli vurdu. O, iki kez on saat

ileri gidince: kapıya yaklaştı...

 

  (Bir satır eksik)

 

  O, iki kez on bir saat ileri gidince: güneş girmeden,

o dışarı çıktı (89). O, iki kez on iki saat ileri gidince: aydınlık

parlıyordu. O, cins taşlarla dolu bir bahçeye girdi.

Bunların görkemini görünce rahatladı. Akikten meyveler

taşıyan üzüm salkımları (90) dallarda asılıdır. Görünüş

çok hoştu. Lacivert taşı goncalar taşıyor, meyveler

taşıyor; görünüşü bir zevktir.

 

  (6'ncı sütunun küçük kalıntıları cins taşlar bahçesini

sonuna dek betimliyor.)

 

  :::::::::::::::::

 

  ONUNCU TABLET

 

  Sakiye Siduri (91), denizin ıssız bir köşesine yerleşmiştir.

O tahtında oturuyor. Sakiye için ağaçtan ayaklar

yapılmıştır. Bu ayaklar üzerine altından yapılmış şıra

fıçıları konmuştur. Tanrıça sık bir duvak örtünmüştür.

Yüzü görünmemektedir.

 

  Gılgamış koşup onun yanına geldi. Kirle örtülüdür.

Bir posta bürünmüştür. Bedeninde tanrı eti vardır. Gönlü

üzgündü. Yüzü uzun yolculuk yapan bir yolcunun yüzüne

benziyordu.

 

  Sakiye, onu uzaktan görünce içinden düşünerek

kendi kendisine şöyle söylendi:

 

  "Her halde bu adam bir yabanıl hayvan öldürücüsüdür;

ama yolu neden buraya düştü?"

 

  Sakiye onu görünce, kapıyı dışardan ve içerden sürgüledi.

Ancak Gılgamış onun ne yaptığına iyice dikkat

etti. O, çenesini kaldırıp bağırmaya başladı. Gılgamış

ona, Sakiye'ye seslendi:

 

  "Sakiye, ne gördün de kapını sürgüledin? Kapını

sürgüleyip, sürgü üstüne sürgü vurdun. Senin iç kapını

döverim ve sürgüsünü kırarım!"

 

  (Bundan sonraki boşlukta, olasıdır ki, Şamaş'ın

günlük dönüşü sırasında Sakiye Siduri'ye uğradığı zaman

Siduri'nin Gılgamış hakkında Şamaş'a verdiği bilgi

anlatılmıştır).

 

  "O, yabanıl hayvanları avlayıp postlarını giyiyor ve

etlerini yiyor. Gılgamış şimdiye dek hiç kimsenin varamadığı

hedefe ne zaman varacaktır? Ne zaman uygun

yeli izleyecektir?"

 

  Şamaş düş kırıklığına uğrayarak ona dönüp, Gılgamış'a

dedi: "Gılgamış, nereye koşuyorsun? Sen aradığın

yaşamı bulamayacaksın!"

 

  Gılgamış ona, yiğit Şamaş'a dedi:

 

  "Kırlarda şuraya buraya koştuktan ve dolaştıktan

sonra, yerin altında başımı dayayıp bütün yıl uyuyacak

mıyım? Hayır! Gözlerim güneşi görmek istiyor. Kendimi

güneşin aydınlığına kandırmak istiyorum. Benim

için karanlık, aydınlık kadar uzaktır. Fakat ölüm, ne zaman

güneşin ışığını görebilmiştir?

 

  (Bundan sonraki boşlukta, Şamaş'ın Gılgamış'a

avutucu bir yanıt verip vermediği pek belli değildir: Bu

arada Şamaş gittikten sonra Gılgamış, Sakiye Siduri'yle

yine başbaşa kalmıştır).

 

  Gılgamış ona, Sakiye'ye dedi:

 

  "Ben gökyüzünden aşağıya inen boğayı yakalayıp

yok ettim. Ben katran ormanının bekçisini vurdum. Katran

ormanında oturan Humbaba'yı öldürdüm. Dağların

geçidindeki aslanları öldürdüm."

 

  Sakiye ona, Gılgamış'a dedi:

 

  "Eğer sen bekçiyi vuran, katran ormanında oturan

Humbaba'yı öldüren, dağların geçidindeki aslanları öldüren,

gökyüzünden aşağı inen boğayı yakalayıp yok eden

Gılgamış'san ne diye yanakların erimiş? Ne diye yüzün

çarpılmış? Ne diye gönlün hoş değil? Ne diye yüzün

arıklamış? Ne diye gönlünde üzünç var? Ne diye yüzün

uzun yolculuk yapan bir yolcunun yüzüne dönmüş?

Ne diye yüzün ayazdan ve güneşin sıcağından çökmüş?

Ne diye krallığı unutup kırlarda dolaşıyorsun?"

 

  Gılgamış ona, Sakiye'ye dedi:

 

  "Benimle birlikte bütün güçlüklere katlanan, aşırı

sevdiğim arkadaşım, benimle birlikte bütün güçlüklere

katlanan, aşırı sevdiğim Engidu, insanlığın yazgısına

kavuştu (92).

 

  Onun için gece ve gündüz ağladım. Onun gömülmesine

razı olmadım. Acaba arkadaşım sesime uyanacak mı

diye. Yedi gün yedi gece böyle yaptım. Burnundan

kurtlar düşünceye kadar. O, oraya gitti gideli yaşamı

bulamadım. Bir haydut gibi kırların ortasında dolaşıyorum.

Sakiye, şimdi senin yüzüne bakıyorum. Sonsuz

derdim olan ölümü görmeyim diye!"

 

  Sakiye ona, Gılgamış'a dedi:

 

  "Gılgamış nereye koşuyorsun? Sen aradığın yaşamı

bulamayacaksın. Tanrılar insanları yarattığı zaman,

onlar insanlara ölümü verip yaşamı kendi ellerinde tuttular.

Ey Gılgamış! Karnın dolu olsun, gece gündüz kendini

eğlendir! Her gün bir şenlik yap! Gece gündüz hora

tepip oyna! Üstün temiz olsun. Başın yıkansın. Suyla

yıkanmış ol! Elindeki küçüğe bak. Karın kucağında

gününü görsün!"

 

  (Küçük boşluk).

 

  Gılgamış ona, Sakiye'ye dedi:

 

  "Şimdi, Sakiye, Utnapiştim'e giden yol hangisidir?

Haydi bana onun simini (93) ver! Bana simi versene!

Olursa denizi aşayım; olmazsa kırdan geçip gideyim!

 

  Sakiye ona, Gılgamış'a dedi:

 

  "Gılgamış, şimdiye dek böyle bir geçit yoktu. Eskiden

beri denizi hiç kimse aşmamıştır. Denizi aşan yalnızca

yiğit Şamaş'tır. Şamaş'tan başka, öte geçeye kim

gider? Geçiş güçtür. Deniz yolu çetindir. Bundan başka

orada ölüm suyu da vardır. Bu, denizin önünü kapar! Gılgamış,

şimdi denizi aşsan bile, ölüm suyuna varsan bile,

yine ne yapacaksın? Gılgamış orada bir Urşanabi

var. O, Utnapiştim'in gemicisidir. Onunla birlikte Taştankiler

(94) var. Urşanabi, orman içindeki kertenkeleyi

toplar. Onu sen kendin bulmalısın. Olursa onunla birlikte

aş; olmazsa geri dön!"

 

  Gılgamış bunu duyar duymaz, satırını kaldırıp koluna

astı ve kemerine takılı kılıcını kınından sıyırıp ormanın

içine dalarak, Taştankilerin yanına indi ve bir ok

gibi onların arasına düştü.

 

  (Belki küçük bir boşluk)

 

  O hırsla onları darmadağın etti. Bu sırada Urşanabi

geri dönüp Gılgamış'ın tepesine dikildi ve onun gözlerine

baktı. Urşanabi ona, Gılgamış'a dedi:

 

  "Söyle bakalım senin adın nedir? Ben uzaktaki Utnapiştim'in

kölesiyim!"

 

  Gılgamış ona, Urşanabi'ye dedi:

 

  "Benim adım Gılgamış'tır. Ben, Anu'nun evi olan

Uruk'tan gelenim. Ben, dağlarda iz güdenim. Uzun bir

yoldan, güneşin çıktığı yoldan gelenim. Urşanabi, şimdi

seninle yüz yüzeyim. Bana uzaktaki Utnapiştim'i

göster!"

 

  Urşanabi ona, Gılgamış'a dedi:

 

  "Ne diye yanakların erimiş? Ne diye yüzün çarpılmış?

Ne diye gönlün hoş değil? Ne diye yüzün arıklamış?

Ne diye gönlün üzgün? Ne diye yüzün uzun yolculuk

yapan bir yolcunun yüzüne dönmüş? Ne diye yüzün

ayazdan ve güneşin sıcağından çökmüş? Ne diye

krallığı unutup kırlara düşüyorsun?"

 

  Gılgamış ona, gemici Urşanabi'ye dedi:

 

  "Urşanabi, yanaklarım erimesin mi, yüzüm çarpılmasın mı,

gönlüm üzgün olmasın mı, yüzüm uzun yolculuk

yapan bir yolcunun yüzüne dönmesin mi, yüzüm

ayazdan ve güneşin sıcağından çökmesin mi, krallığı

unutup kırlara düşmeyim mi?

 

  Benim dostum, dağlarda tek başına gezen yaban

eşeğini kovalayan katırcığım! Ey çölün parsı! Dostum

Engidu! Yoldaşım! Dağlarda tek başına dolaşan yaban

eşeğini kovalayan katırcığım!

 

  Biz isteğimize kavuşmuş, dağlara tırmanmıştık.

Gökyüzünün boğasını yakalamış ve onu öldürmüştük.

Kimsenin girmediği yere girmiş, Humbaba'yı yok etmiştik.

Dağların yolaklarında aslanlar vurmuştuk!

 

  Benimle birlikte bütün güçlüklere katlanan, aşırı

sevdiğim arkadaşım; benimle birlikte bütün güçlüklere

katlanan aşırı sevdiğim Engidu'yu insanlığın yazgısı

yakaladı.

 

  Onun için altı gün yedi gece ağladım. Onun gömülmesine

razı olmadım, burnundan kurtlar düşünceye kadar.

 

  Arkadaşımın başına gelenler, benim de başıma gelecek

diye korktum. Ölümden korktuğumdan kırlara

düştüm. Arkadaşımı düşünmek beni daha çok sıktığından,

kırlarda uzun yolculuk yapıyorum. Engidu'yu düşünmek

beni daha çok sıktığından, kırlarda uzun yollar

yürüyorum!

 

  Ah, nasıl susayım? Ah, nasıl susayım? Kırlarda şuraya

buraya koştuktan sonra, yerin altına başımı dayayıp

bütün yıl uyuyacak mıyım? Hayır! Gözlerim güneşi

görmek istiyor. Kendimi güneşin aydınlığına kandırmak

istiyorum. Benim için karanlık, aydınlık kadar

uzaktır. Ama ölü, ne zaman güneşin ışığını görmüştür?"

 

  Gılgamış ona, gemici Urşanabi'ye dedi:

 

  "Şimdi, Urşanabi, Utnapiştim'e giden yol hangisidir?

Haydi bana onun simini ver! Bana simi versene!

Olursa denizi aşayım; olmazsa kırdan geçip gideyim!"

 

  Urşanabi ona, Gılgamış'a dedi:

 

  "Ey Gılgamış, kendi ellerin geçişe engel oldular!

Sen Taştankileri darmadağın ettin... sen kürekçileri yok

ettin. Taştankiler darmadağın oldukları için geçit yoktur!

Gılgamış, baltayı eline al! Hemen aşağı ormana geri

git, karşına çıkacak olan beş kez on iki endaze uzunluğundaki

yüz yirmi küreği kes ve sonra onlara meme

biçiminde ayna (95) yapıp bana getir!"

 

  Gılgamış, bunu duyar duymaz baltayı eline aldı ve

belinden kılıcı sıyırıp aşağı, ormana geri gitti. Beş kez

on iki endaze uzunluğunda gördüğü yüz yirmi küreği

kesti ve onlara meme biçiminde ayna yapıp Urşanabi'ye

getirdi.

 

  Gılgamış ve Urşanabi gemiye bindiler. Gemiyi dalgaların

üzerine oturtup denize açıldılar. Bir ay on beş

günlük yol üç günde kestirildi. Urşanabi, böylece ölüm

suyuna dek vardı.

 

  Urşanabi ona, Gılgamış'a dedi:

 

  "Sakın Gılgamış! Bir kürek al! Ölüm suyu eline

değmesin. Gılgamış ikinci küreği, üçüncü ve dördüncü

küreği al! Gılgamış, beşinci küreği al! Altıncı ve yedinci

küreği al! Gılgamış, sekizinci, dokuzuncu ve onuncu

küreği al! Gılgamış, on birinci küreği, on ikinci küreği

al!"

 

  Gılgamış, böylece bu yüz yirmi küreği kullanmıştı.

O, bu sırada kemerini çözdü... Gılgamış, üstündeki

giysiyi çıkarıp, geminin anbarını (sintine) pençesiyle

boşaltarak gemiyi yukarı kaldırdı.

 

  Utnapiştim, onu uzaktan görünce, içinden kendi

kendine şöylece söylendi:

 

  "Geminin Taştankileri niçin kırılmış? Geminin sahibi

olmayan biri niçin gemiye bindi? Buraya gelen benim

adamlarımdan biri değildir."

 

  (Üç satır eksik)

 

  "...günlün benden ne diliyor?"

 

  (20 satırlık boşluk. Gılgamış Utnapiştim'e vardı.)

 

  Utnapiştim ona, Gılgamış'a dedi:

 

  "Ne diye yanakların erimiş? Ne diye yüzün çarpılmış?

Ne diye gönlün hoş değil? Ne diye yüzün arıklamış?

Ne diye gönlün üzgün? Ne diye yüzün, uzun yolculuk

yapan bir yolcunun yüzüne dönmüş? Ne diye yüzün

ayazdan ve güneşin sıcağından çökmüş? Ne diye

krallığı bırakıp kırlara düşüyorsun?"

 

  Gılgamış ona, Utnapiştim'e dedi:

 

  "Utnapiştim, yanaklarım erimesin mi, yüzüm arıklamasın

mı, gönlüm üzgün olmasın mı, yüzüm uzun

yolculuk yapan bir yolcunun yüzüne dönmesin mi, yüzüm

ayazdan ve güneşin sıcağından çökmesin mi, krallığı

unutup kırlara düşmeyim mi?

 

  Benim dostum, dağlarda tek başına dolaşan yaban

eşeğini kovalayan katırcığım! Ey çölün parsı! Dostum

Engidu! Yoldaşım! Dağlarda tek başına dolaşan yaban

eşeğini kovalayan katırcığım!

 

  Biz, isteğimize kavuşmuş, dağlara tırmanmıştık.

Gökyüzünün boğasını yakalamış ve onu öldürmüştük.

Kimsenin girmediği yere girmiş, Humbaba'yı yok etmiştik!

Dağların yolaklarında aslanları vurmuştuk!

 

  Benimle birlikte bütün güçlüklere katlanan, aşırı

sevdiğim Engidu'yu, insanlığın yazgısı yakaladı.

 

  Onun için altı gün yedi gece ağladım. Onun gömülmesine

razı olmadım, burnundan kurtlar düşünceye kadar.

 

  Arkadaşımın başına gelenler, benim de başıma gelecek

diye korktum. Ölümden korktuğumdan kırlara

düştüm. Arkadaşımı düşünmek, beni daha çok sıktığından

kırlarda uzun yolculuk yapıyorum! Engidu'yu düşünmek,

beni daha çok sıktığından, kırlarda uzun yollar

yürüyorum!

 

  Ah, nasıl susayım? Ah, nasıl susayım? Sevdiğim arkadaşım

toprak oldu! Sevdiğim arkadaşım Engidu toprak oldu!

 

  Ben de onun gibi yatmayacak mıyım ve onun gibi

sonsuza dek uyumayacak mıyım?"

 

  Gılgamış ona, Utnapiştim'e dedi:

 

  "Hadi gidelim. Herkesin ağzında dolaşan, uzaktaki

Utnapiştim'i görmek istiyorum (96). Bütün ülkeleri

yürüyerek geçtim. Sarp dağlar aştım. Bütün denizleri geçe

geçe geldim. Gözlerim tatlı uykuya doymadı. Her zaman

gecelemeden özeğim tükendi. Organlarımı sızı kapladı.

Daha Sakiye'nin evine varmadan üstüm başım paralandı.

Ayı, sırtlan, aslan, pars, kaplan, yağmurça ve dağ

keçisi öldürdüm. Bunların etlerini yiyip derilerini giyiyordum.

Çektiğim bu yıkım, artık önüme kapısını kapasın.

Zift ve katran bu kapıyı tıkalı tutsun. Artık bana

çocuk sevinci verilsin."

 

  (Bir satır anlaşılmamıştır)

 

  Utnapiştim ona, Gılgamış'a dedi:

 

  "Ey Gılgamış, sen bir tanrı çocuğu olduğun halde

niçin yoksulluğa düştün? Niçin tanrıların ve insanların

alınyazılarına karşı geliyorsun? Baban ve anan sana hep

iyi şeyler gösterdi. Ey Gılgamış, niçin aptala döndün?

 

  (30 satırdan çok süren bir boşluktan sonra, Utnapiştim'in

sözü kesilmiyor gibi görünüyor.)

 

  Kızgın ölüm, insanı sinsi sinsi hep arkadan izler.

Herhangi bir zamanda bir ev yaparız, herhangi bir zamanda

bir belge damgalarız. Herhangi bir zamanda kardeşler

arasında miras pay ederler. Herhangi bir günde

bu kardeşler arasında kavga çıkar (97).

 

  Herhangi bir günde ırmak taşar ve ülkeyi su basar.

Balıkçıl kuşları ırmak boyunca uçarlar. Irmağın yüzü güneşin

yüzüne bakar; ama, eskiden beri hiçbir şeyde kararlılık

görülmez (98).

 

  Çalınan da, ölen de birdir. Ölümün biçimi çizilmez.

Be hey insan oğlu, be hey adam; beni kutsadıktan sonra

(99), büyük tanrılar olan Anunnaki (100) toplandı.

Yazgıyı oluşturan And (101) tanrıçası, onlarla birlikte

alınyazısını belirledi. Ölümü ve yaşamı onlarla birlikte

saptadı; ama onlar ölümü bildirmediler."

 

  :::::::::::::::::

 

  ON BİRİNCİ TABLET

 

  Gılgamış ona, uzaktaki (102) Utnapiştim'e dedi:

"Utnapiştim, sana bakıyorum, biçimin başka değil;

benim gibisin. Evet, benden ayrı değilsin, benim gibisin!

 

  Senin yüreğin savaş için yaratılmıştır! Nasıl oluyor

da böyle sırt üstü yatıyorsun? Anlat! Tanrıların toplantısında

yaşamı aramaya nasıl karar verdin?"

 

  Utnapiştim ona, Gılgamış'a dedi:

 

  "Gılgamış, sana gizli bir şey açayım. Tanrıların gizini

söyleyeyim: Şurippak (103), senin bildiğin bir kent,

Fırat'ın kıyısındadır. Bu kent çok eskiden varken, tanrılar

bu kentin yanındaydılar. Tanrıların aklına bir tufan

yapmak geldi. Bunların babaları soylu Anu, hükümdarları

yiğit Enlil, büyük vezirleri Ninurta, su yolcuları Ennagi

ve Bilge Ea da onların toplantısında yer aldı. Ea,

tanrıların verdikleri kararı, kamıştan bir çite anlattı:

 

  "Kamış çit, kamış çit! Duvar, duvar! Kamış çit dinle,

duvar anımsa (104)! Şurippaklı Ubar-Tutu'nun (105)

oğlu (106), evi sök. Bir gemi yap. Serveti bırak. Yaşamı

ara! Mülkten nefret et! Canını kurtar! Canlı yaratıkların

her türünden geminin içine yükle. Yapacağın geminin

her yanı uyumlu bir ölçüde olsun. Onun eni ve

boyu bir ölçüde olsun. Yağmura karşı onun her yanına

bir çatı kur."

 

  Ben, bunu anlar anlamaz Ea'ya, efendime dedim:

 

  "İyi, anlaşıldı efendim. Şimdi bana ne dedinse iyi

dikkat ettim. Ben yapacağım. Fakat, kent halkı ve yaşlılar

sorarsa ne diyeyim?"

 

  Ea, konuşmak için ağzını açıp bana, kölesine dedi:

 

  "Be adam, insanlara şöyle dersin: Sanırım Enlil

benden nefret etmeye başladı. Bunun için sizin kentinizde

artık kalmayacağım. Enlil'in toprağına artık ayak

basmayacağım. Apsu'ya (107) inmek istiyorum. Orada

beyim, Ea'nın yanında kalacağım. Ea, üzerinize bir bereket

yağmuru yağdıracaktır. Bundan sonra, tufan, kuşların

saklı yuvalarını ve balıkların sığınaklarını size getirecek

ve bol ürün alacaksınız. Bulutları güden bey, üstünüze

gerçek bir buğday yağmuru yağdıracaktır."

 

  Halk çevresine toplandı.

 

  (Bundan sonraki 4 satırda yaşlıların ve gençlerin

gemiye gerekli gereçleri taşıdıkları anlatılmaktadır.)

 

  Küçük yavrular bile gemi için zift taşıyorlardı. Güçlü

erkekler gemiye yedek kereste getiriyorlardı. Beşinci

günde geminin kaburgasını oluşturdum. Geminin temeli

(omurgası) bir iku (108) genişliğindeydi. Kenarları

(küpeştesi) iki kez on kamış (109) yüksekliğindeydi.

Üst güvertesi de alt güverteye tümüyle eşitti. Bunun da

her yanı, iki kez on kamış uzunluğundaydı. Bundan sonra

geminin dış yüzünü (bordasını) hazırladım ve onları

boyadım. Gemiyi altı katlı yaptım. Geminin alt ve üst

güvertelerini yedi bölüme ayırdım, ambarını da dokuza

böldüm. Ortasına da su kazıkları çaktım (110). Güzel

kürek seçtim. Ve geminin yedeklerini ambara koydum.

Eritmek için kazana 21600 ... zift döktüm (111). Bunun

yarısını saf zift olarak gemiye sakladım. Tekneciler,

gemiye 10800 şırlık (112) getirdiler. Bunun üçte biri

peksimet kızartmak için harcandı; üçte ikisini de gemici

sakladı. İşçilere çok sığır kestim. Ve her gün koyun

boğazladım. Ustalara, ırmak suyu gibi bira, rakı, şırlık

ve şarap akıtıldı. Bunlar, Nevruz bayramına benzer

bir bayram kutladılar. Ustayı yağlamak için kendi elimi

de bulaştırdım. Gemi yedinci günde tamam oldu. Gemiyi

kızaktan indirmek güç oldu. Çünkü, geminin üçte

ikisi suya girinceye dek, onu, kızak üzerinde aşağıdan

ve yukarıdan itmek zorunluğu vardı.

 

  Elime geçen her şeyi içine yükledim. Elime geçen

her gümüşü içine yükledim. Elime geçen her altını içine

yükledim.

 

  Bütün soyumu, sopumu ve kavmimi gemiye bindirdim.

Yazının yabanıl, yazının evcil hayvanlarını ve bütün

ustaları gemiye aldım.

 

  Şamaş, bana bir süre verdi: bulutları güden, akşamleyin

bir buğday yağmuru yağdıracak diye. O zaman gemiye

bin ve kapını (lumbar ağzı) kapa diye. Bu süre yaklaştı:

bulutları güden, akşamleyin buğday yağmurunu

yağdırıyordu. Ben havanın yüzüne baktım. Hava, bakılmayacak

kadar korkunçtu.

 

  Ben geminin içine bindim ve kapımı kapadım. Gemici

Pusur-Amurri'ye, gemiyi yaptığından dolayı, sarayı

her şeyiyle teslim ettim. Artık gökten kara bulutlar

yükseldi. Bulutların içinde Adad (113) gürledi. Şullat

ve Haniş (114), tanrıların kafilesini çekiyorlardı. Saray

uluları, bunların peşi sıra dağları ve ovaları aşıyorlardı.

Büyük İra (115), bütün bentlerin kazıklarını çekti. Ninurta

da ilerleyip büyük havuzun sularını boşandırdı.

Anunnaki tanrıları, meşaleleri yukarı kaldırıyorlardı.

Tanrıların saçtıkları ışın, ülkeyi kızıla boğuyordu. Fırtına

tanrısının saçtığı yalım, gökyüzünü yalıyordu. Bütün

güneşin ışıklarını kararttılar. Büyük fırtına, ülkeyi

bir çanak gibi parçaladı. Bir gün karayel esip hepsini sildi

süpürdü. Sonra birdenbire poyraz esip ülkenin altını

üstüne getirdi. Rüzgarlar insanların tepesinde savaş

edercesine çarpıştılar. Kimse kimseyi göremiyordu. Ve

gökten bakılınca insanlar tanınmıyordu. Tanrılar bile

tufandan korkarak geri çekildiler. Ve göğün en yüksek

katına kadar çıktılar. Tanrılar, orada bir köpek gibi kıvrılmışlardı.

Göğün en son eteklerinde büzülüp yatıyorlardı.

İştar çocuğuna ağlayan bir ana gibi bağırıyordu.

Tanrıların ecesi, güzel sesiyle ah ediyordu: Yazık o güne.

O gün çirkef olsun. Benim, tanrılar meclisinde kötülük

buyurduğum o gün. Ben nasıl oldu da tanrılar toplantısında

kötülük buyurdum? Nasıl oldu da insanları

yok etmek için bu savaşımı buyurdum? Benim sevgili

insanlarım, denizi balıklar gibi doldursunlar diye mi doğuyordu?

 

  Anunnaki tanrıları onunla birlikte ah ediyorlardı.

Onlar, yerlerinde ağlayarak oturuyorlardı. Dudakları

çatlamıştı (116). Ve ağızlarından buhar çıkıyordu.

 

  Fırtına ve tufan, altı gün, yedi geceyi geçti. Fırtına

yurdu silip süpürüyordu. Artık yedinci gün gelince tufan

fırtınası savaşımı durdurdu. Önceden dalgaları bir

ordu gibi birbiriyle savaşan deniz, şimdi dinginleşti. Kötü

rüzgar dindi ve tufan sona erdi. Havaya baktığım zaman

ortalıkta sessizlik vardı. Ve bütün insanlık çamur

olmuştu. Suyun bastığı yüzey, dümdüzdü.

 

  Bunun üzerine hava deliğini açtığım zaman, güneşin

sıcağı burnumun kanatlarına vurdu. Diz çöküp oturdum

ve ağladım. Gözyaşlarım burnumun kanatlarından

akıyordu. Sonra ufuklara bakarak denizin kıyısını aradım.

Her yana on iki kez on iki defa bakınca denizden

bir ada yükseldi. Sonunda gemi Nissir (117) dağına

oturdu. Nissir dağı gemiyi tutup onu sallanmaya bırakmadı.

Birinci gün, ikinci gün Nissir dağı gemiyi tuttu

ve onu sallanmaya bırakmadı. Üçüncü gün, dördüncü

gün, Nissir dağı gemiyi tuttu ve onu sallanmaya bırakmadı.

Beşinci ve altıncı gün Nissir Dağı gemiyi tuttu ve

onu sallanmaya bırakmadı. Yedinci gün gelince, dışarı

bir güvercin çıkarıp uçurdum. Güvercin gitti, geldi. Onca

konacak bir yer belli olmayınca geri döndü. Dışarı

bir kırlangıç çıkarıp uçurdum. Kırlangıç gitti, geldi. Onca

konacak bir yer belli olmayınca geri döndü. Dışarı

bir karga çıkarıp uçurdum. Karga gidip bir keliyi (118)

gagaladı.

 

  Bundan sonra dört rüzgar yönüne her şeyi dışarı salıverip

bir kurban kestim. Dağın tepesinde bir tütsü sungu

hazırladım. Artık yedi ve nice yedi sungu küpleri yerleştirdim.

Bu küplerin taslarına güzel kokulu kamış, katran

sakızı, ve mersin kokusu (myrte) döktüm. Tanrılar

bu güzel kokuyu aldılar. Tanrılar, kurban verenin tepesinin

üstünde sinekler gibi toplandılar. Büyük tanrıça

oraya gelir gelmez kendi zevki için yaptığı büyük gerdanlığı

yukarı kaldırdı: "Siz oradaki tanrılar! Ben boynumda

taşıdığım bu gerdanlığın taşlarını nasıl unutmuyorsam,

bu günleri de sonsuza dek anımsayacağıma ve

asla unutmayacağıma ant içerim. Bütün tanrılar bu güzel

koku sungusuna gelsinler. Ama, Enlil bu sunguya

gelmesin! Çünkü körü körüne tufan yaptı ve insanlarımı

yıkıma uğrattı!"

 

  Enlil oraya gelir gelmez, gemiyi görünce öfkelendi.

İgigi tanrılarına son derecede kızdı: "Buradan bir

can kurtulmuştur. Bu yıkımdan kimse kurtulmamalıydı!"

 

  Ninurta, konuşmak için ağzını açtı ve Enlil'e, yiğite

dedi:

 

  "Böyle bir şeyi Ea'dan başka kim bulup düşünebilirdi?

Her beceriyi, her hileyi yalnızca Ea bilir."

 

  Ea, konuşmak için ağzını açtı ve Enlil'e, yiğite dedi:

 

  "Ey tanrıların büyük üstadı, ey yiğit Enlil! Ah, nasıl

olur da sen körükörüne tufan yaptın? Onun suçunu

suçluya yüklet! Kelepçesini gevşet ki etini kesmesin. Yine

kelepçesini çek ki daha gevşek olmasın (119). Senin

yaptığın bu tufan yerine, bir aslan kalkıp insanları azaltsa

daha iyiydi! Senin yaptığın bu tufan yerine, bir kurt

kalkıp insanları azaltsaydı daha iyiydi! Senin yaptığın

bu tufan yerine, veba tanrısı kalkıp insanlara bulaşsaydı

daha iyiydi!.

 

  Ben, büyük tanrıların gizini açığa vurmadım! Aklı

pek çok olan (120) bir düş gösterdim. O, böylece tanrıların

gizini öğrendi. Şimdi onun için bir karar vermek

sana düşer!"

 

  Enlil, geminin içine binip elimden tuttu ve beni karaya

çıkardı. Kadınımı da çıkarıp yanında diz çöktürdü.

Alınlarımızı elledi ve aramızda durarak bizi kutladı.

"Utnapiştim, bundan önce bir insandı. Fakat şimdi, Utnapiştim

ve kadını bizim gibi tanrılar olsunlar! Utnapiştim

otursun!

 

  Uzakta. Irmakların denize döküldüğü yerde!"

 

  Enlil'in bu sözlerinden sonra, beni aldılar ve uzakta,

ırmakların ağzına oturttular. Şimdi sana tanrıları kim

toplayacak? Aradığın yaşamı nasıl bulacaksın? Haydi altı

gün ve yedi gece uykusuz kal!"

 

  O, dizlerinin üstüne çömeldiği yerde, uyku ona, sis

gibi yavaş yavaş soluğunu verdi (121).

 

  Utnapiştim ona, karısına dedi:

 

  "Adama bak! Yaşamı istiyordu. Uyku ona sis gibi,

yavaş yavaş soluk verdi!"

 

  Karısı ona, Utnapiştim'e dedi:

 

  "Sen onu elle de, adam uyansın! O, geldiği yoldan

esenliğe geri dönsün. O, çıktığı kent kapısından ülkesine

varsın!"

 

  Utnapiştim ona, karısına dedi:

 

  "İnsanoğlu kötüdür. Ve o, sana kötülük eder. Haydi

onun günlük ekmeklerini pişir ve her gün başucuna

koy! Uyuduğu günleri de duvara çiz!"

 

  O, onun günlük ekmeklerini pişirdi ve her gün onun

başı ucuna koydu.

 

  Uyuduğu günleri de ona imledi.

 

  Birinci ekmeği kupkuruydu. İkincisi büzülmüştü.

Üçüncüsü yaştı. Dördüncü ekmeğin kabuğu ağarmıştı.

Beşinci ekmek küflenmişti. Altıncı ekmek pişmişti. Yedinci

-- bu anda adamı elledi ve o, uykusundan irkilip

uyandı.

 

  Gılgamış ona, uzaktaki Utnapiştim'e dedi:

 

  "Beni uyku basar basmaz, sen durmadan beni elledin

ve sen beni uyandırdın."

 

  Utnapiştim ona, Gılgamış'a dedi:

 

  "Haydi Gılgamış, günlük ekmeklerini say! Ve işte

şu duvar, sana uyuduğun günlerin sayısını göstersin! Birinci

ekmeğin kupkurudur. İkincisi büzülmüştür. Üçüncüsü

yaştır. Dördüncü ekmeğin kabuğu ağarmıştır. Beşinci

ekmek küflenmiştir. Altıncısı pişmiştir. Yedinci

-- bu anda sen uykudan irkilip uyandın!"

 

  Gılgamış ona, Utnapiştim'e dedi:

 

  "Bana yardımcı kal! Nereye gideyim? Bütün organlarımı

kötü ruhlar kapladı! Yatak odasında ölüm bekliyor;

neye baksam, o, ölümdür (122)."

 

  Utnapiştim ona, gemici Urşanabi'ye dedi:

 

  "Urşanabi, denizin rıhtımı seni aldatsın. İki kıyı

arasında gidip gelen gemi senden nefret etsin! Her zaman,

erişmek istediğin denizin kıyısından her seferinde

yoksun kal (123)!

 

  Buraya getirdiğin adamın gövdesi kirden kabuk

bağlamıştır. Giydiği post, bedeninin güzelliğini bitirmiştir.

Urşanabi, onu alıp yıkanacak yere götür. Kutsal

bir rahibin yıkanması gibi, onun kabuk bağlayan kirini

suyla yıka! O, sırtındaki postu atsın ve deniz onu götürsün.

Onun güzel bedeni parlasın! Yepyeni olsun başındaki

külah. Bir kaftan giymiş olsun. Görkemli bir giysi!

O, ülkesine giderken, yürüdüğü yol boyunca, yurduna

varıncaya dek, kaftanı tiftiklenmeyip yepyeni kalsın

(124)".

 

  Urşanabi onu alıp yıkanma yerine götürdü. Kutsal

bir rahibin yıkanması gibi, onun kabuk bağlayan kirini

suyla yıkadı. O, sırtındaki postu attı ve deniz onu götürdü.

Onun güzel bedeni parladı. Yepyeni oldu başındaki

külah, bir kaftan giymiş oldu. Görkemli bir giysi. O, ülkesine

giderken, yürüdügü yol boyunca, yurduna varıncaya

dek kaftanı tiftiklenmeyip yepyeni kaldı.

 

  Gılgamış ve Urşanabi gemiye bindiler. Gemiyi dalgaya

kaptırarak sürüp gittiler.

 

  Karısı ona, uzaktaki Utnapiştim'e dedi:

 

  "Gılgamış geldi, yoruldu, güçlük çekti. Ona ne verdin

ki o yurda dönüyor?"

 

  Fakat o, Gılgamış, geminin küreğini kaldırdı ve gemiyi

kıyıya yanaştırdı (125).

 

  Utnapiştim ona, Gılgamış'a dedi:

 

  "Ey Gılgamış, geldin, yoruldun, güçlük çektin. Sana

ne verdim ki yurduna dönüyorsun?

 

  Gılgamış, sana gizli bir şey açayım. Ve hiç kimsenin

bilmediği biricik otun yerini sana söyleyeyim: Bu

ot, tıpkı deve dikenine benzer, ama dikenleri gül dikeni

gibi keskindir; yaklaşana batar. Sen bu otu eline geçirmek

istersen, eline batacağından korkma!"

 

  Gılgamış bunu duyar duymaz derin bir kuyu kazdı.

Ve ayaklarına ağır taşlar bağlayıp kuyuya indi. Ayağına

bağladığı taşlar onu yerin altındaki tatlı su denizinin

dibine kadar batırdı. Ama o, otu aldı ve dikenleri ellerine

battı. Bundan sonra Gılgamış, ağır taşları kesip

yukarı fırladı. Kuyunun suyu onu fırlatıp denizin kıyısına

attı.

 

  Gılgamış ona, gemici Urşanabi'ye dedi:

 

  "Urşanabi, bu ot büyülü bir ottur; insan bununla

gençliği kazanır. Bu ota, "yaşlı genç olur" denir. Bunu

Uruk'a yanımda götürmek istiyorum. Onu sevdiklerime

yediririm. Ve onu parça parça doğrayayım. Sonra da

kendim yiyip tam çocukluğuma döneyim."

 

  İki kez yirmi saatten sonra biraz yemek yediler. İki

kez otuz saatten sonra kendilerini akşam dinlenmesine

bıraktılar. Gılgamış burada suyu soğuk bir kuyu gördü.

Suda yıkanmak için aşağı indi. Bir yılan otun kokusunu

aldı. Ve taşların yarığından yukarı çıkıp otu götürdü

(126). Gılgamış geri döndüğü sırada yılan gömleğini atmıştı!

 

  Bu anda Gılgamış yere oturmuş ağlıyordu. O, gemici

Urşanabi'ye dedi:

 

  "Urşanabi kollarım kimin için yoruldu? Kimin için

yüreğimden kanlar boşandı? Kendime iyi bir şey kazandım.

Yer aslanı (127) için iyilik yapmış oldum. Şimdi

denizin kabarması, beni iki kez yirmi saat, o yere geri

götürse bile, gereçler kuyuyu kazdığım zaman içine düşmüştü.

Burada işime yarayacak olan gereçleri nasıl bulabilirim?

Olmaz! Yurduma geri dönmeliyim."

 

  Gerçekten Gılgamış gemiyi kıyıda bıraktı. İki kez

yirmi saatten sonra biraz yemek yediler. İki kez otuz saatten

sonra kendilerini akşam dinlenmesine bıraktılar.

 

  Onlar Uruk pazarına geldiklerinde, Gılgamış ona,

gemici Urşanabi'ye dedi:

 

  "Urşanabi, Uruk duvarının üstüne çık! İleri yürü!

Temeli gözden geçir! Tuğla duvarı gözden geçir! Acaba

bunun tuğlaları pişmiş değil midir? Temeli yedi bilge

kurmamış mıdır? 3600 dönüm kent. 3600 dönüm

hurma bahçesi, 3600 dönüm kerpiç kuyu. Üstelik İştar

tapınağının çukuru. Bunların topu üç kez 3600 dönüm.

Ve işte bunların hepsi Uruk'tur."

 

  :::::::::::::::::

 

  ON İKİNCİ TABLET

 

  Gılgamış destanı 11'inci tablette sona ermiştir.

12'nci tablet ancak bir ektir. Ve destanla hiçbir ilgisi yoktur.

1'inci tabletten 11'nci tablete dek olan bölümü serbest

bir koşuktur ki, eski kaynaklardan yararlanılmış olmasına

karşın, bunlardan bağımsız olarak değiştirilip

yeni bir kalıba sokulmuştur. 12'nci tablet ise, İsa'dan önce

yaklaşık 2000 yılında yazılmış olan Sümerce bir metnin

aslına bağlı çevirisidir ve bu tabletin çevirmeni, metinde

en küçük bir değişiklik yapmamıştır. Bu Sümerce

metnin birinci kısmının yarısı, bundan birkaç yıl önce

elimize geçmiştir. Bunun nasıl bittiğini bilmiyoruz. Olasılıkla

birkaç yüz satırdan oluşan bu Sümerce metnin

içinde, Akatlı çevirmen ancak 154 satırı çevirmiştir.

Bundan dolayı bu tablette anlatılan olaylar, bütünlüklerini

yitirmiş demektir. Görünüşe göre bu çeviri, yeraltı

dünyasının heyecanlı betimlemesi ve bu dünyanın yaşamının

anlatımından oluşmaktadır. Yeraltı dünyasının

heyecanlı betimlemesini ve bu dünyanın yaşamını şu

nedenle veriyor:

 

  Gılgamış, gök tanrıçası İştar'la barışmak için, ona

olağanüstü iyi ve değerli ağaçtan yapılmış bir taht sunmak

istiyor. Bu amaçla çokyaşlı ve kalın bedenli bir Huluppu

(128) ağacını devirmeye gidiyor. Bu ağacın tepesindeki

yaprakların arasında, ünlü fırtına kuşunun yuvası

bulunuyor. Kimi Sümer söylencelerinde yavrusuyla

birlikte geçen bu kuş, kartal ve aslanın bileşimi olan

bir yaratık olarak betimlenir.

 

  Ağacın kökleri arasında, hiçbir büyünün etkileyemediği

yılan yuvası bulunuyor.

 

  Ağacın gövdesindeyse Bakireler Tanrıçası Lilit'in

evi vardır. Gök Tanrıçası, sonraki Babil dininde en korkunç

bir gulyabani olan bu Lilit'e, söylencemizde ilgi

gösterip iyi davranıyor ve Lilit, Gılgamış'ın bu ağacı devirmesiyle

hemen o anda özgürlüğüne kavuşuyor:

 

  Gılgamış, serüvenini başarıyla bitirdikten sonra,

bir ganimet olarak bu ulu ağacın hem gövdesini, hem

de dallarını Uruk'a getiriyor. Fakat yeraltı dünyasının

tanrıçası Ereşkigal, İştar'a sunulacak bu armağanı kıskanıyor.

Ve yeraltından yeryüzüne dek bir çukur açıyor;

gerek ağacın gövdesi, gerekse dalları bu çukurdan cehenneme

düşüyor.

 

  İşte bu noktadan sonra 12'nci tabletimizin arkası

geliyor.

 

  Sümer yazmasına göre Engidu, Gılgamış'ın arkadaşı

değil, kölesidir. Efendisinin çukurdan aşağı, cehenneme

düşen değerli ağaçlarını geri çıkarması için,

bu işe hazır bekliyor. Engidu, efendisine, göreceği hizmetle

ilgili olarak, şu sözleri söylüyor (129):

 

  I

 

  "Ağacın bedeni hemen bugün, Nacar'ın evine bırakılmış

olacaktır. Ağacın dalları Nacar'ın keseri için hazır

olacaktır. Efendim, niçin ağlıyorsun? Hemen bugün,

senin ağacın bedenini yerin altından çıkaracağım. Dalları

cehennemden yukarı getireceğim."

 

  "Eğer bugün yeraltı dünyasına gidersen, kutsal şeyler

önünde başını eğmemelisin. Temiz bir gömlek giymemelisin.

Yoksa hemen senin bir yabancı olduğunu anlarlar.

Mermer şişecikten alınmış güzel kokuyu sürünmemelisin.

Yoksa onlar güzel kokuyu alınca hemen çevrene

toplanırlar. Gürzünü (130) yeraltı dünyasına düşürmemelisin.

Yoksa gürzle öldürülmüş olanlar hemen çevrene

toplanırlar. Eline sopa almamalısın. Yoksa ruhlar

senden titrerler. Ayağına ayakkabı giymemelisin. Yerde

gürültü etmemelisin. Sevdiğin karını öpmemelisin. Kendisine

kin beslediğin karını dövmemelisin. Sevdiğin çocuğunu

öpmemelisin. Kendisine kin beslediğin çocuğunu

dövmemelisin. Yoksa cehennem senin için sokurtu,

homurtu yapar."

 

  Bu Sümerce şiirin deyiş özelliği; olayların birbirini

düzenli olarak izlememesidir. Örneğin, şimdi Engidu'nun

yeraltına gittiği anlatılıyor; ancak, birdenbire de

çıplak bir tanrıçanın betimlemesi yapılıyor. Burada betimlenen

Tanrıça Nin-Asu'dur. Bu bitkiler tanrısallığını

çok iyi tanıyoruz. Bu tanrısallık, her yerde bir tanrı olarak

görüldüğü halde, bizim destanımızda birdenbire tanrıça

olarak karşımıza çıkıyor.

 

  Şimdi burada biz doğrudan doğruya birbirine bağlı

olmayan sahneleri birbirine şöylece bağlamayı deneyeceğiz:

 

  Engidu yeraltına iner inmez, adı geçen Tanrıça Nin-Asu'nun

kutsallığına ayak basıyor. Engidu, çıplak tanrıçanın

güzelliğinden ve vücudunun parlaklığından dolayı

kendinden öyle geçiyor ki, Gılgamış'ın kendisine

verdiği bütün öğütleri unutuyor. Böylece o, yeraltı dünyasında

yakalanıyor ve Gılgamış, değerli ağacından

başka, kendisine bağlı olan kölesi Engidu'yu da yitiriyor.

 

  II

 

  O, yatan bir kadına, yatan bir tanrıçaya, yatan Nin-Asu

Ana'ya yaklaşıyor. Onun parlak omuzları açıktı. Örtülmemişti.

Onun göğsü mermerden yapılmış yuvarlak

bir vazo gibi kırışıksız ve dümdüzdü.

 

  III

 

  Engidu, yeraltı dünyasına gidip tanrıçayı görünce,

bu tanrısallık önünde başını eğdi. Temiz bir gömlek giydi.

Hemen onun bir yabancı olduğunu anladılar.

 

  Mermer şişecikten alınmış güzel kokuyu süründü.

Onlar güzel kokuyu alınca hemen çevresine toplandılar.

Gürzünü yeraltı dünyasına düşürdü. Gürzle öldürülmüş

olanlar çevresine toplandılar. Eline sopa aldı. Ruhlar

ondan titrediler. Ayağına ayakkabı giydi. Yerde gürültü

etti. Sevdiği karısını öptü; kendisine kin beslediği karısını

dövdü. Sevdiği çocuğunu öptü; kendisine kin beslediği

çocuğunu dövdü. Cehennem onun için sokurtu ve

homurtu yaptı.

 

  IV

 

  O, yatan bir kadına, yatan bir tanrıçaya, yatan Nin-Asu

Ana'ya yaklaştı. Onun parlak omuzları açıktı. Örtülmemişti.

Onun göğsü mermerden yapılmış yuvarlak

bir vazo gibi kırışıksız ve dümdüzdü (131).

 

  V

 

  O zaman Engidu yeryüzüne çıkmak isteyince, onu

ne bela getiren ruh, ne de hastalık ifriti yakaladı; onu

cehennem kralının amansız bir şeytanı yakaladı. Onu,

yeraltının kendisi yakaladı. O, yiğitler alanında düşüp

ölmedi; onu, yeraltının kendisi öldürdü.

 

  VI

 

  O zaman Ninsun'un oğlu, kölesi Engidu için ağladı.

Ve tek başına kalkıp Enlil'in Ekur evine (132) gitti.

 

  "Enlil baba, bugün ağacımın bedeni yerin altına

düştü. Ağacımın dalları da yerin altına düştü. Bunları çıkarmak

için yerin altına inen Engidu'yu, onu, ne bela

getiren ruh, ne de hastalık ifriti yakaladı; onu, yeraltının

kendisi yakaladı. Onu, cehennem kralının amansız

bir şeytanı yakalamadı; onu, yeraltının kendisi yakaladı;

o, yiğitler alanında düşüp ölmedi; onu, yeraltının

kendisi öldürdü."

 

  Bunun üzerine Enlil Baba, Gılgamış'a hiçbir yanıt

vermedi.

 

  Gılgamış, Sin Baba'ya başvurdu:

 

  "Sin Baba bugün ağacımın bedeni yerin altına düştü.

Bunları çıkarmak için yerin altına inen Engidu'yu,

onu, ne bela getiren ruh, ne de hastalık ifriti yakaladı;

onu, cehennem kralının amansız bir şeytanı yakalamadı;

onu, yeraltının kendisi yakaladı. O, yiğitler alanında

düşüp ölmedi; onu, yeraltının kendisi öİdürdü:"

 

  Bunun üzerine Sin Baba, Gılgamış'a hiçbir yanıt

vermedi.

 

  VII

 

  Gılgamış tek başına kalkıp Ea'nın E-Apsu evine

(133) gitti:

 

  "Ea Baba, bugün ağacımın bedeni yerin altına düştü.

Ağacımın dalları da yerin altına düştü.

 

  Bunları çıkarmak için yerin altına inen Engidu'yu,

onu, ne bela getiren ruh yakaladı ve ne de hastalık ifriti

yakaladı; onu, yeraltının kendisi yakaladı. Onu, cehennem

kralının amansız bir şeytanı yakalamadı; onu, yeraltının

kendisi yakaladı; o, yiğitler alanında düşüp ölmedi;

onu, yeraltının kendisi öldürdü."

 

  Ama, Ea Baba ona şu yanıtı verdi:

 

  "Cehennem kralı yiğit Nergal'a başvur! Ereşkigal'ın

(134) ağabeyi Kral Nergal'a başvur! Eğer cehennemin

kralı yiğit Nergal yeraltının hava deliğini açacak

olsaydı, o zaman Engidu'nun ruhu hafif bir yel gibi yerin

altından çıkardı."

 

  VIII

 

  (Bu yazınsal deyişe göre, şimdi Engidu'nun ruhunun

gerçekten yeraltından yeryüzüne çıktığı kendiliğinden

anlaşılmış oluyor.)

 

  Bunlar birbirleriyle kucaklaştılar. Bir türlü birbirlerinden

ayrılmak istemediler. Birbirlerine anlatmaktan

usanmadılar.

 

  "Arkadaşım (135), söyle bana! Söyle bana, yeraltında

gördüklerini anlat bana!"

 

  "Söyleyemem arkadaşım! Söyleyemem! Sana yeraltı

dünyasında gördüklerimi anlatacak olursam, sen

oturup ağlamalısın. Ve ben de oturup ağlayayım. Ellemekle

zevk duyduğun benim güzel bedenimi, şimdi böcekler,

eski bir giysiyi yer gibi yiyor. Ellemekle zevk

duyduğun benim güzel başım, bir çamur teknesi gibi

toprak doludur."

 

  IX

 

  Engidu, şöyle diyerek büzülüp toprağa çömeldi.

 

  "Arkadaşım, yeraltı dünyasında şunları gördüm:

 

  (Tablette, Engidu'nun yeraltı dünyasıyla ilgili sözlerinin

bulunduğu yer kırıktır. Söylenen bu sözler yaklaşık

30 satırdır.)

 

  X

 

  (Bu sahne, Gılgamış'ın, yer dünyasının ayrıntılarıyla

ilgili olarak sorduğu soruları ve Engidu'nun buna

verdiği yanıtları içermektedir ki bu bölümün, yaklaşık

ilk 15 satırı kırıktır.)

 

  "Sehpaya asılmış olanı gördün mü?" "Evet gördüm.

Eğer işlediği günahtan pişman olsaydı, çivinin

kopmasıyla kurtulurdu." "Eceliyle öleni gördün mü?"

"Evet gördüm. Gece yatağında uyuyup, su, soğuk su

içiyor." "Savaş alanında öleni gördün mü?" "Evet gördüm.

Ana ve babası onun için uğraşıyorlar. Karısı da onun

için çalışıyor." "Cesedi kırda bırakılmış (mezara

gömülmemiş) olanı gördün mü?" "Evet, gördüm. Onun

ruhu yeraltı dünyasında uyumuyor." "Ruhuyla

kimsenin iİgilenmediğini (136) gördün mü?" "Hayvanlara

yedirilen tencere kazıntısı ve sokağa atılan yemek

artıkları onun besinidir."

 

  (Destan burada sona erdi. Destanın son tableti nasıl

tutarsız başladıysa yine tutarsız olarak böyle biter.)

 

  :::::::::::::::::

 

  AÇIKLAMALAR

 

  (1) "Bahri recez" Arap şiirinden Osmanlı-Türk şiirine

geçen ve divan edebiyatımızda kullanılan aruz biçimlerinden

biridir. Gılgamış destanının, binlerce yıl

önce aruzla yazıldığını duymak ilk anda garip gelebilir.

Ancak, günümüzün Ortadoğu gelenek ve göreneklerinin

pek çoğunun kökeninin Sümerlere kadar uzandığının,

kazılarda elde edilen bulguların incelenmesiyle

bilimsel olarak kanıtlandığını göz önünde tutarak, bu

açıklamayı yazan çevirmenin ya da Prof. Landsberger'in

bir bildiği olduğunu düşündük ve açıklamayı koruduk.

(Yayımlayan.)

 

  (2) Nuh adı, Sami dillerinde kullanılır. Metinde,

Nuh adı yerine Utnapiştim denmektedir.

 

  Gerek Nuh'un, gerekse Utnapiştim'in sözlük anlamları

belli değildir. Sümerler Nuh Peygambere, ZİUD-SUDDA

diyorlardı. Bu addaki 'Zİ', 'yaşam, can, ruh'

demektir; 'UD', 'zaman', 'SUDDA' da, 'uzun' anlamına

gelir. Bu üç sözcükten oluşan ad, 'uzun ömürlü'

demektir.

 

  (3) Savaş ve aşk tanrıçası İştar'ın tapınağı.

 

  (4) Pişmiş tuğla, güneşte kurumuş tuğla olan kerpiçten

daha değerliydi. Pişmiş tuğla öteki tuğlaların kaplaması

olarak kullanılırdı.

 

  (5) Bu yedi bilge, yerin altında bulunan tatlı su okyanusunun

tanrısı Ea'nın öğrencileridir. Bunlar yeryüzüne

çıkıp insanoğluna bilim ve bilgelik öğrettiler: Çok

eski bir söylenceye göre de Sümer ülkesinin krallarıydılar.

 

  (6) Etice yazmadaki bu yerde, Etilerin iki baştanrısından

biri göğün Güneş Tanrısı, öteki de Fırtına Tanrısıdır.

Burayı Babil mitolojisine, Babil anlayışına göre değiştirmeye

çalıştık (Prof. Landsberger).

 

  (7) Endaze: 60 cm; karış: aşağı yukan 20 cm.

 

  (8) Bizim hep "ağılı bol Uruk" diye çevirdiğimiz

tümce, daha doğru olarak, "Koyun ağıllarının kenti olan

Uruk" diye çevrilmeliydi. "Bol ağıl" Uruk kentine göndermedir.

Bu sıfat, Uruk'un Tanrıçası olan İştar'a adanmış

kutsal koyun sürülerini anıştırıyor.

 

  (9) Gılgamış'ın taşıdığı yüksek krallık niteliklerinden

biri olan çobanlıkla, yaptığı zulüm bağdaşmadığından,

burada kendisiyle alay ediliyor.

 

  (10) Yakınmalar doğrudan doğruya büyük tanrılara

yapılmadığından, daha küçük tanrıların aracılığına

başvuruluyor, bunların aracılığıyla yapılan yakınmaları,

ulu tanrılar dinlemiş oluyor.

 

  (11) Büyük ana tanrıçalardan birinin adıdır.

 

  (12) Aruru, kendisinin eskiden yarattığı Gök Tanrısı

Anu'nun biçimini ruhunda canlandırıyor, sonra çamuru

yazıya atarak bir büyü yapıp, ruhunda canlandırdığı

bu biçimi gerçekleştiriyor (Prof. Landsberger).

 

  (13) Suvat: hayvanların sürekli su içebildikleri bir

su kıyısındaki, en çok da ırmak kıyısındaki düzlük yer.

 

  (14) Çok su içiyor olsa gerek (?).

 

  (15) Avcı tuzak ya da kapan kurduğuna göre, yanındaki

hayvanların, bu tuzak ya da kapana bağladığı

hayvanlar olması gerekir. Çünkü avlanacak hayvanlar ne

türdense, o tür ya da başka tür hayvanlardan biri kapanın

ve tuzağın yanına bağlanır.

 

  (16) Biz bunu, yoğun bir cevher olan göktaşı olarak

yorumluyoruz. Bu, en büyük gücün simgesidir.

 

  (17) Tuzakları.

 

  (18) Yabanıl hayvanları (Prof. Landsberger).

 

  (19) Belki içtiği bol su.

 

  (20) Çevik, yiğit, açıkgöz, yaramaz anlamlarına gelir.

Adam boynu vuran cellatla bir ilgisi bulunma olasılığı

da vardır.

 

  (21) Burada "addeğişimi" (metonomasie) vardır

(Prof. Landsberger).

 

  (22) "Allah'ın emri olmak" deyimi, cinsel ilişkide

bulunmak ve yatmak sözcüklerinin karşılığıdır. Halk

dilinde çok kullanıldığından bunu ötekilere yeğledim.

Özgün metinde de yasal ilişkide bulunmuşlar gibi görülmektedir.

 

  (23) Dr. Albert Schott'un çevirisine koyduğu eski

Babil yazmasına ait 45'inci satırın, anlam bütünlüğünü bozması

nedeniyle çevirmedim. Prof. Landsberger bu satırı

çıkarmamı salık verdi..

 

  (24) Ceylanların, geyiklerin, yağmurcaların birdenbire

sıçramalarına "mertlemek" denir.

 

  (25) Güneş Tanrısı.

 

  (26) En yüksek tanrılar.

 

  (27) Burada Schott'un çevirisi, özgün metne göre

değiştirilmiştir. Bu değişikliğin nedeni, burada eşcinsel

ilişkiye değinilmesidir. Çünkü olay yanıltıcıdır. Destanı

düzenleyen sanatçının anlattığı düş, sanatta gösterdiği

en büyük özelliğidir. Sanatçı, Gılgamış'a kösnül

bir düş gösteriyor; o da bu düşü, bir çocuk saflığıyla

anasına anlatıyor. Bu örge, birinci düşte, destanın yalnızca

en son yazmasında bulunuyor. Schott'un metniyse,

en son yazma olan eski Babilce metinden çevrilmiştir

(Prof. Landsberger).

 

  (28) Gılgamış'ın anası.

 

  (29) O zamanlar insanlar güzel kokulu yağlarla bedenlerini

yağlarlardı (Prof. Landsberger).

 

  (30) Ev diye çevirdiğim sözcük, iki yerde geçmektedir,

anlaşılması da güçtür.

 

  (31) Burası yeterince açık değildir. Bazı dilbilimciler

bunu "ius primae noctis" (ilk gece hakkı) diye yorumluyorlarsa

da, bu yorum genellikle kabul olunmuş

değildir.

 

  (32) Çocuk doğduktan sonra, göbeğinin bağı üzerinde

fal bakılmış olsa gerek.

 

  (33) Gılgamış'ın.

 

  (34) Yerli olmayıp Sümer panteonuna sonradan girmiş

bir tanrıça.

 

  (35) Gılgamış'ın İşhara ile evlenme hazırlığı akla

geliyor.

 

  (36) Yabanıl inek görünümünde bir tanrıçadır (Prof.

Landsberger).

 

  (37) Yelmek, heves etmek anlamına gelir. Bazan

bağlanma, kapılanma anlamında da kullanılır.(ÇN)

 

  (38) Hafif uyumak, şekerleme yapmak. (ÇN)

 

  (39) Bu satır anlaşılmıyor (Prof. Landsberger).

 

  (40) Gılgamış'ın Engidu'ya söyledikleri, ne yazık

ki kaybolmuştur.

 

  (41) Uruk, Fırat kıyısında olduğundan böyle bir dilekte

bulunulmuştur.

 

  (42) Faldan, işin uğursuz gideceği anlaşılıyor.

 

  (43) Eski Elam devletine ait bir yer. Bugünkü Batı

İran'da.

 

  (44) Düşte bildirsin.

 

  (45) Gılgamış'ın koruyucu tanrısı (Prof. Landsberger).

 

  (46) Su taşımağa yarar tulum (ÇN).

 

  (47) Yaşlılardan (Çeviren).

 

  (48) Emanet etmek anlamında.(ÇN)

 

  (49) Anlaşılmaz bir sözcük.

 

  (50) Güneş tanrısına su sunmak için.

 

  (51) Kalk, fırla, sıçra demek.(ÇN)

 

  (52) İrnina, İştar'la (Babillilerin Venüs'ü) ilgili bir

yakarıda İştar'la bir tutuluyor ve kendisine şöyle sesleniliyor:

"Sen en güçlüsün, İgigilerin (yeryüzü tanrılarının)

en büyüğü, sen kraliçesin. Kükreyen aslan, kızgın

vahşi boğanın... (Sin'in Tanrısı) güçlü kızı, sana karşı

duracak kimse yoktur." Buna göre, İrnina, gezegenlerin

tanrıçası Venüs'tür (Schott).

 

  (53) Gılgamış'ın.

 

  (54) Demek, tehlike atlatana su içirmek göreneği o

zaman da varmış.

 

  (55) Un, ruhların yerin altından çıkıp düş göstermeleri

için serpilir. Bu ruhlar düşte görünürler.

 

  (56) Gılgamış, dağların yamaçlarında biten ve yeğin

yellerin etkisiyle devrilip iki kat olan buğdaylara

benzetiliyor. Bir buğday eğildiği zaman başağı nasıl köküne

kadar dayanırsa Gılgamış'ın o anda büzülerek uyuduğunu

anlatıyor (ÇN).

 

  (57) Cinsel anlamda.

 

  (58) Belki arabanın bir süsü.

 

  (59) Katran ağacı güzel kokar (ÇN).

 

  (60) Bu dört satır tam olmadığı için çeviride atlanmıştır.

 

  (61) Yeşb de denen sert ve değerli bir taş (ÇN).

 

  (62) İştar'ın sevgilisi olan Tammuz, yazın ölen bitkilerle

birlikte cehenneme gider; bütün ülkede bunun

için yas törenleri yapılır. İştar iki ay sonra, onu cehennemden

çıkarıp yeryüzüne getirir.

 

  (63) Yani "Kanadım" diyor (Prof. Landsberger).

 

  (64) Burada ne olduğu anlaşılmayan bir yemekten

söz edilmektedir. Belki İştar'ın çobana önerdiği aşk eğlenceleri

de kaba bir biçimde anıştırılmış olabilir.

 

  (65) Çobanın damak tadı olmadığından, İştar'ın

sofrasındaki yemekleri beğenmeyip anasının yemeklerini

arıyor (ÇN).

 

  (66) Hurma bahçelerinde yaşayan ve hurmalara zarar

veren adı bilinmedik bir hayvana döndürmüştür.

 

  (67) İçi boş, özsüz buğdaya "kavuz" denir. "Kavuz

yılları" sözüyle de kıtlık yılları anlatılıyor (ÇN).

 

  (68) Hayvanların ciğer, barsak, işkembe gibi iç organları.

 

  (69) Herkesin koruyucu bir tanrısı vardı (ÇN).

 

  (70) Schott, burada yalnızca Boğazköy'de ele geçen

metne göre "senin" diyeceği yerde "benim" diye bir

değişiklik yapmıştır. Bunun için de şu iki nedeni ileri

sürmektedir:

 

  1. Gılgamış'ın, Humbaba'nın üzerine yaptığı sefere

Şamaş neden olmuştur, diyor. Halbuki Şamaş'ın bu

sefere neden olduğunu ben, ozanımızda göremiyorum.

Gılgamış bu sefere gitmeye kendi karar vermiştir. Ancak

Şamaş, seferde Gılgamış'ı korumuştur.

 

  2. Schott, Enlil'in Humbaba'yı ormana bekçi olarak

koyduğunu ve onun ölümüne neden olduğunu ileri

sürüyor. Buna verilecek yanıt şu olabilir: Kutsal katran

devrildikten sonra, bekçiye gerek yoktur. Hem Gılgamış,

katranların kerestesinden Şamaş için değil, Enlil için bir

kapı yaptırmıştır. Sanatlı olarak yapılan bu kapı, Gılgamış'ın

Enlil'e karşı duyduğu minnet duygusunun bir

anlatımıdır (Prof. Landsberger).

 

  (71) Açık olarak anlaşılamayan bu satırlarda, sözü

edilen kapıya bir anıştırmada bulunulmuştur. Bu kapı seferin

ganimetidir. Ve Enlil'e yapılacak bir sunudur. Sefer de

bu ruh coşkunluğu içinde yapılmıştır. Halbuki Enlil

için katlanılan bunca özveriye, güçlüğe ve yorgunluğa

karşı Enlil değerbilmezlik gösteriyor. İşte bu yüzden

Engidu hırsından patlıyor, ama doğrudan doğruya tanrıya

dil uzatamayıp hırsını bir çocuk gibi kapıdan ve bu

dramda ancak bir uşak rolü oynayan fahişeden alıyor

(Prof. Landsberger).

 

  (72) Engidu'nun sözleri belki sıtma sabuklamasıyla

söylenmiştir. Ancak bu sözler bir düşe özgü değildir.

Tersine Engidu, büyük bir güçlük ve yorgunluk içerisinde,

taşınması güç olan bir tür keresteyi, Tanrı Enlil'e bir

sunuda bulunmak üzere yurda dek sürüklüyor. Bütün bu

sefere atılması ve öfkesini kapıya karşı göstermesi en

doğal davranıştır (Prof. Landsberger).

 

  (73) Burada söz konusu olan ağaç değil, kapıdır.

Kapının yüksekliği 12 metreden artıktır (Prof. Landsberger).

 

  (74) Orospunun kösnül davranışlarının, başına bela

olmasını diliyor (ÇN).

 

  (75) Yeraltı Tanrıçasının adlarından biridir.

 

  (76) İnsanlar öldükten sonra toprak ve sonuç olarak

toz oldukları için, burası, yani mezar, "tozun evi"

diye anlatılmıştır.

 

  (77) Tanrıların sürekli olarak ilgisini gören en yüksek

rahip sınıfı belirtiliyor.

 

  (78) Etana, insanlarla hayvanların bir arada yaşadığı

en eski zamanda, çobanlara krallık etmiştir.

 

  (79) Sürü ve çobanların tanrısı (Prof. Landsberg).

 

  (80) Seni elimden aldı demek istiyor.

 

  (81) Yaban eşeği pek cinbaş olduğundan avlanması

güçtür ve tek başına dolaşmaktadır (ÇN).

 

  (82) Katır, dağda kolaylıkla gezebilen bir hayvandır.

Anlaşılan Engidu, becerili bir dağcı ve becerili bir

yaban eşeği avcısı olduğu için, katıra benzetilmiştir

(ÇN).

 

  (83) Bir tür ağaç (ÇN).

 

  (84) Bu aslan olayı, geriye kalan ve yok denebilecek

kadar silik olan izlerden çıkarılmıştır, bununla birlikte

tamamladığımız, bu kırık ve belirsiz yer, son zamanlarda

ele geçen Etice yazılmış bir metin parçasıyla

doğrulanmış görünüyor.

 

  (85) Gılgamış'ın düşü burada bitmiş gibi görünüyor.

 

  (86) İkizler dağı.

 

  (87) Maşu dağı çatal biçimindedir. Güneş bu çatalın

arasından çıkıyor (Prof. Landsberger).

 

  (88) Dağlarda bulunan iki yanı dar ve yüksek yarmalar (ÇN).

 

  (89) Gılgamış, karanlık boğazdan geçerken güneşle

karşılaşmamak için adımlarını sıklaştırıyordu.

 

  (90) Üzüm salkımı gibi akikler.

 

  (91) Bir tanrıça olan bu Sakiye, mitolojik bir kişidir;

günlük dönüşü sırasında, yorgunluğuna karşı güneşe

taze bir içki sunar (Prof. Landsberger).

 

  (92) Öldü (Prof. Landsberger).

 

  (93) Sim, im ve belirti anlamlarına gelir. Bu sözcüğü

bir Türkmen'den duymuştum (ÇN).

 

  (94) Taştankilerin ne oldukları belli değildir; ancak,

metnin bağlamından bunların kürekçi oldukları çıkarılabilir.

Çünkü ölüm suyunun damlası bir insana sıçrayınca,

o insanı öldürüyor. Dolayısıyla, böylesine tehlikeli

suyu geçmek için belki taştan kürekçiler kullanılmıştır

(Prof. Landsberger).

 

  (95) Küreğin suya giren enli bölümü. Destan dönemlerinde

bu aynaların türlü biçimlerde yapıldıklarını,

ele geçen resim ve kabartmalardan anlıyoruz. Nuh'un

gemisinin kullandığı küreklerin aynasının da meme biçiminde

olduğunu, bu destandan öğreniyoruz (ÇN).

 

  (96) Gılgamış, Utnapiştim'i tanımıyor; karşılaştığını

başka biri sanıyor (Prof. Landsberger).

 

  (97) Bu, dünyanın geçici olduğuna bir örnektir. Bir

aile ve bir mal kuruluyor, bunlar sonuçta yok oluyor.

 

  (98) Dünyanın gelip geçici oluşu, ırmağın akışıyla

karşılaştırılmak istenmiyor.

 

  (99) İlerde de göreceğimiz gibi, Utnapiştim'e ayrıcalıklı

davranıp ona sonsuz dinçliği verdiler; ancak o

zamandan beri, tanrıların bu ilgisini bir daha kimse kazanamadı.

 

  (100) Anunnaki: Gök tanrılarının tersine olarak yeraltı

tanrılarıdır. (Prof. Landsberger).

 

  (101) And: Değişmeyen yazgının simgesidir. Her

kim günah işlerse, içtiği andı bozmuş olur. İnsanlar günahlı

olduklarına göre, yazgıları değişir demektir (Prof. Landsberger).

 

  (102) Nuh Peygamber, dağların, denizlerin ve ölüm

suyunun arkasında bulunduğu için, kendisi böyle niteleniyor. (ÇN).

 

  (103) Şurippak, Uruk'un yaklaşık 30 km. kuzeybatısında,

bugün Fara denen bir örendir (ÇN).

 

  (104) Ozan burada, bir masal örgesinden yararlanmıştır.

Yelden sallanan kamışlar, sesi insanlara iletiyor.

 

  (105) Ubar-Turu: Babillilerin geleneğine göre,

18000 yıl saltanat süren Tutan'dan önceki son söylencesel

kraldır (Prof. Landsberger).

 

  (106) Nuh Peygamber'i çağırıyor. Tanrılar toplantısında

verilen kararı, gevezelik edip Nuh'un kulağına

iletiyor (ÇN).

 

  (107) Apsu: yerin altındaki tatlı su okyanusudur; aynı

zamanda yerin üstündeki yağmur suyunun da havuzudur.

Ea, hem bu havuzun ve hem de bu okyanusun beyidir

(Prof. Landsberger).

 

  (108) 3528 metre kare.

 

  (109) Kamış: bir ölçüdür; yaklaşık üç metre uzunluğundadır.

 

  (110) Geminin bu parçasının ne olduğu açık olarak

anlaşılmıyor; "su kazıkları" diye sözcük sözcüğe çevirdik.

 

  (111) Bu ölçünün ne olduğu belirtilmiyor (Prof.

Landsberger).

 

  (112) Susam yağıdır. Bu yağla güzel börek kızartılır.

Nitekim Nuh peygamber de bununla peksimet kızarttırmış

olduğunu söylüyor (ÇN).

 

  (113) Fırtına Tanrısı.

 

  (114) Şullat ve Haniş: Fırtına Tanrısı'nın yanında

olan iki küçük tanrı.

 

  (115) İra: savaşı ve hastalığı insanların başına saran

bir tanrıdır (Prof. Landsberger).

 

  (116) Korkularından (Çeviren).

 

  (117) Nissir Dağı: Bugünkü Irak ve İran sınırında,

Rumiye Gölü'nün güneyinde bulunan yüksek dağlardan

biri olsa gerekir. Bu yazma, İsrailoğulları yazmasından

ayrılıyor. İsrailoğulları yazmasına göre, Nuh'un gemisi,

Ağrı Dağı'nın üstüne oturmuştur (Prof. Landsberger).

 

  (118) Keli: Suların, bataklıkların, çamurlu tarlaların

ortasındaki kuru yerlere dendiği gibi, su altı olmayan

dik tarlalara da "keli tarla" denir (ÇN).

 

  (119) Ea, insanlara kızıp tufan yapan Enlil'e, bu seslenişiyle

adalet yolunu salık veriyor. Herkesi suçuna göre

cezalandırmayı anımsatıyor. Ve yaptığı tufanla gösterdiği

adaletsizliği Enlil'in yüzüne vuruyor.

 

  (120) Akatçası "Atrahasis" olan sözcüğü böyle çevirdik.

Bu sözcük, Nuh Peygamber'in sanlarından biridir.

 

  (121) Uyumak için çömeliyor ve böylece kendi kendini

zorluyor; ancak, uyku sis gibi soluğunu ona karşı

üflüyor ve uyku, onu soluğuyla boğarak yeniyor (Prof.

Landsberger).

 

  (122) Ekmek sahnesinin anlamı şudur: Utnapiştim,

taşıdığı kan dolayısıyla yarı-tanrı olan Gılgamış'ı, tanrılık

niteliğini göstermesi için, sınava çekiyor. Bu sınav,

Gılgamış'ın bir hafta uykusuz kalmasıdır. Gılgamış,

uyumamak için oturmayıp çömeliyor. Fakat son derece

yorgun olduğundan, hemen uykuya dalıyor. Utnapiştim'in

karısı uyuyan Gılgamış'ın sınavı başaramadığını

görünce, kocasına onu uyandırıp ülkesine geri göndermeyi

salık veriyor. Ancak Utnapiştim, onun da her

insan gibi kötü huylu olduğundan, uyuduğunu yadsıyarak

sonunda bir kavga çıkarmasından çekiniyor ve Gılgamış'ın

ne kadar uyuduğunu kendisine göstermek amacıyla

ortaya bir kanıt koymak istiyor. İşte bundan ötürü,

konuğun günlük ekmek payı, uyumasına karşın pişirilip

başucuna konuyor. Ve konukevlerinde hep yapıldığı

gibi, hesabı da duvara çiziliyor.

 

  Gılgamış, kendisine yüklenen bütün görev günlerini

uykusuz geçireceği yerde, baştan sona uykuyla geçirdikten

sonra, Utnapiştim onu uyandırıyor. Utnapiştim'in

önceden kestirdiği gibi, Gılgamış gerçekten uyuduğunu

yadsıyor; ama, başucuna konan ekmeklerin geçirmiş

olduğu değişimler ve çizilen çizgilerle, uyuduğu

hemen anlaşılıyor. Bunun üzerine, yaşamı aramaktan

vazgeçerek umutsuzluğa kapılıp talihinden yakınıyor

(Prof. Landsberger).

 

  (123) Gılgamış'ın acıklı durumu, Nuh Peygamber'i

üzdüğünden, gemicisi Urşanabi'ye yukarıdaki gibi ileniyor.

Çünkü gemicisi Gılgamış'a yol göstermekle onu

başına bela ediyor.

 

  (124) Nuh Peygamber, Gılgamış'ın kılığını düzelttikten

sonra ülkesine yollamak istediğinden, gemicisine

böyle bir buyruk veriyor (ÇN).

 

  (125) Nuh Peygamber'in karısı, binbir güçlükle

sonsuz yaşamı aramak için kocasının yanına gelen ve

kocası tarafından sırtına güzel bir giysi giydirilip yine

ülkesine geri yollanan Gılgamış'a acıyor ve kocasına

böyle sorduktan sonra Gılgamış'ı geri çağırtıyor.

 

  (126) Yılan; suyun, yaşamın ve sağlığın tanrısı olan

Ningişzida'nın simgesidir. Yılanın çok yaşayan bir hayvan

olması bu otu yemiş olmasına yorulur.

 

  (127) Yer aslanı: Yılanın başka bir adıdır (Prof.

Landsberger).

 

  (128) Bu ağaçtan, özellikle araba dingili yapılırdı.

Nasıl bir ağaç olduğu pek belli değildir (Prof. Landsberger)

 

  (129) Numaralarla gösterilen bölümleme, metnin

kıtalara ayrılmış olduğunu göstermektedir. Bu kıta bölümlemesi,

genellikle Akat şiirine yabancıdır. Buna karşılık,

Sümer koşuğunun bir özelliğidir. Sümerce kıtalar,

denebilir ki, ayrı ayrı sahneler halinde hazırlanmış olurlar.

Her sahne tam bir birlik oluşturur. Ancak, kıtaların

bölümlemesiyle ilgili olayların akışı, kimi zaman kesilir.

Yani olayların arasındaki bağlar, çok kez gözardı

edilmiş olur.

 

  (130) Bu uygun bir çeviri değildir. Doğrusu, günümüzde

ilkellerin kullandığı "bumerang"a benzeyen,

ağaçtan yapılmış bir "atma" silahıdır (Prof. Landsberger).

 

  (131) Okurun da dikkatini çekmiş olduğu gibi, burada

II. kıta sözcüğü sözcüğüne yineleniyor. Bunun anlamı

ve sanatçının bundan amacı, şöyle açıklanabilir:

Engidu'nun yazgısının değişmesi, yani onun ruhlara katılması,

bir yıldırım hızıyla oluyor. Sanki, hiçbir şey olmamış

gibi, yeraltı dünyasında alışılan durum sürüyor

ve yine, hiçbir şey olmamış gibi, Tanrıça Nin-Asu kendi

tanrısal dinginliğini koruyor. İşte böylece, insanın

ölümlülüğü tanrıların değişmeyen ölümsüzlüğüyle bir

karşıtlık oluşturuyor (Prof. Landsberger).

 

  (132) Dağ evi.

 

  (133) Yeraltındaki tatlı su okyanusu (Prof. Landsberger).

 

  ( 134) Doğru bir metin onarımı değildir.

 

  (135) Akatça yazmada görüldüğü gibi, Engidu burada

birdenbire Gılgamış'ın arkadaşı oluyor. Bu bölümün

Sümerce özgün metni elimizde olmadığından, değişikliğin

nasıl ortaya çıktığını bilemiyoruz. Acaba bu

değişiklik Sümerce özgün metinde mi vardı; yoksa

Akatlı yazar, her şeye karşın burada, metin üzerinde kesin

bir değişiklik mi yaptı? İşte, söylediğimiz gibi, bunu

anlayamıyoruz (Prof. Landsberger).

 

  (136) Ruhuyla ilgilenilmeyen kimsenin ölüsü:

Kalıtçılarınca, ruhu için adak adanmayan bir ölü demektir (ÇN).

 

  :::::::::::::::::